Doğru bildiğimiz yanlışlar…
Kemal Çiftçi
1 Kasım 2013
“Önce doğruyu bilmek gerekir. Doğru bilinirse yanlış da bilinir. Ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz.” Farabi böyle diyordu asırlar öncsinden.
Bugünlerde, Kurban Bayramı vesilesiyle sıkça beslenme alışkanlıklarımız ve diyet konuları gündeme gelmeye başladı. Ben de bunu fırsat bilerek çok önemli bir konuya temas etmek istiyorum. Beslenme alışkanlıklarımız ve çağdaş hastalıklar…
Çağdaş hastalıkların en önemli sebeplerinden biri yanlış beslenme. Yanlış beslenme sonucunda ortaya çıkan hastalıklar, ilaç sektörünün de etkisiyle çığ gibi büyüyerek insanları öldürmeye devam ediyor. Bugün ilaçlar yüzünden ölen insanların sayısı, savaşlarda ölenlerden daha az değil. Zaten ilaç sektörünün silah sektöründen çok da farkı yok, dersek abartı olmaz. Zira dünya ticaret hacmini oluşturan en büyük 5 sektör arasında ilaç ve silah endüstrileri var. Silah endüstrisinin yıllık toplam hacmi 2 trilyon dolar iken, ilaç endüstrisi için bu rakam 1 trilyon doları geçiyor.
Bu rakamlar üzerinde biraz düşünelim. Bir kıyaslama yapmak gerekirse: Dünyada açlıktan ölme tehlikesi ile karşı karşıya olan yüzmilyonlarca insanın kurtulması için gerekli olan para sadec 19 milyar dolar. Bu para, silah ve ilaç endüstrisine yatıırlan paranın yanında devede kulak bile değil.
Son iki yüzyıldır dünyaya hakim olan Batı, her şeyi sömürdüğü gibi, bilimi de bir araç olarak kullanmaktan geri kalmadı. Dev gıda ve ilaç firmalarının gölgesinde çalışan tıp dünyası, insanoğluna çok büyük kötülükler yaptı. Araştırmacı Erdoğan Yeşilöz’ün tespitlerine göre, insan bedeninin en büyük gıda ihtiyacı yağ olduğu halde, insanlara şöyle dendi: “En az % 80 unlu ve şekerli gıda yiyin, yağlardan kaçın. En fazla % 20 yağ alın”.
1950’li yıllardan itibaren Tereyağı düşman ilan edildi. Zira o dönemde margarinler piyasaya sürüldü.
Bir taraftan un ve şeker tüketimi teşvik edildi. Öte yandan yapay yöntemlerle un ve şekerin beyazı elde edilip piyasaya sürüldü. Bunun sonucunda insanlar sağlıksız ve şişman olmaya başladılar. Bugün ABD’de hastalık derecesinde şişman diye tarif edebileceğimiz obezlerin nüfus içindeki oranı % 70’leri çoktan aşmış. 25 yaşındaki gençlerin kalplerinden baypas ameliyatı olmaları normal karşılanır olmuştur.
Gösterilen onca gayrete rağmen, damarlarının tıkanması korkusuyla yağdan kaçan bu halk içinde, hastalıktan ölümlerin yarısından fazlası hala kalp-damar hastalıkları vesilesiyle yani "damar tıkanıklığı ile" gerçekleşmektedir. Yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol tahminlerin çok ötesinde yaygındır.
“Benim hiçbir kronik rahatsızlığım yok.” diyebilen insanlar parmakla gösterilecek derecede azalmıştır. Tıbbın bu derece geliştiği bir çağda, tıbbın imkanlarından dünyada en fazla oranda faydalanan Amerikan halkının düştüğü bu korkunç ve acı durum, insan vücudunun karbonhidrat (un-şeker) ile değil de yağ ile çalıştığının açık delillerindendir.
Eskimolar, milyonlarca yıldır tek bir gram karbonhidrat (Un-şeker-pirinç) almadan yaşamaktadırlar. Çünkü, eksi 50 derece sıcaklıkta ne buğday ve ne de pirinç, patates, mısır, şeker pancarı yetiştirmek mümkün değildir. Dolayısıyla, enerjilerinin neredeyse %60-80’ini yağdan alarak yaşamaktadırlar. Batı “gıda sanayii” ve “ilaç sanayisinin” söyledikleri doğru olsaydı, Eskimoların 30 yaşına ulaşamadan kalpten ölmeleri ve yeryüzünden şimdiye kadar çoktan silinmiş olmaları gerekirdi ! Buna rağmen hem vücutları, hem de kalpleri o zor şartlarda kolayca yaşayacak kadar dayanıklıdır !
İnsanoğlu yağ ile çalışmak üzere yaratıldığından, yeterli miktarda yağ aldığında doyma mekanizması devreye girer ve kişi doyar. Oysa karbonhidrat (un-şeker) insanda doygunluk oluşturmayı bırakın, kan şekeri seviyesini önce hızla yükseltip, sonra da hızla normalin altına düşürttüğü için, kısaca gereksiz yere dalgalandırdığı için, insanı sürekli acıktırmaktadır.
Sadece elli-yüz yıl önce binde değerlerle ölçülen şeker hastalarının sayısı, şu anda gelişmiş toplumlarda % 10’un üzerine çıkmıştır (7 kişide 1 kişi). Hasta sayıları milyonlarla ifade edilir hale gelmiştir. Şeker hastalığı (Tip 2), yıllarca yağ yerine, yağdan kaçıp aşırı miktarda beyaz un ve şeker yedikten sonra artık vücudun bu zararlı beyaz karbonhidratları (beyaz un ve şekeri) sindirememesi hastalığıdır. Şeker hastalığı, yağ bulamama durumunda kullanılması gereken ve kapasitesi sadece saatte 25 ile 50 gram arasında olan, insan vücudundaki minik yedek un-şeker jeneratörünün 40 yıl aralıksız kullanılması ve bunun sonucunda bozulması hastalığıdır. Batıdaki "gıda sanayii, tıp sanayii ve ilaç sanayii" bu açık gerçeği “Henüz şeker hastalığının sebebini bulamadık” biçimindeki bir yalanla ile gizlemeye çalışmaktadır.
Aslında hasta değiliz! Ama çoğu zaman ilaç devleri pazarlama illüzyonuyla hepimizi “hasta etmek”, her sağlıklı insana ilaç satmak istiyor.” Ve uydurma hastalıkların profesyonellerce yaratılıp bu hayal topluma pazarlanıyor. Sonra bu hastalıkların tedavisi için yan etkileri bol kimyasalların insanlara milyar dolarlar karşılığı içiriliyor. “Satılık Hastalıklar”, sağlık alanında uzmanlaşmış dünyaca ünlü Avustralyalı bir gazeteci ile, ilaç politikaları üzerinde uzmanlaşmış Kanadalı bir araştırmacının titiz çalışmalarının ürünü. İkili, büyük ilaç firmalarının “mallarını” sağlıklı insanlara da satabilmek için uyguladığı manipülasyon taktiklerini, pazarlama yalanlarını derlemiş! Tamamı belgeli ve kaynak gösterilerek…
Dünyayı ilaç bataklığına çevirmek isteyen profesyonel hastalık satıcıları insanları zayıf noktalarından vurmaya çalışıyor. Bir bakıma korkuyu pazarlıyor. Günlük hayatın sıradan iniş çıkışlarını mı yaşıyorsunuz? Yafta hazır; psikiyatrik hastalığınız var. Ya da çocuğunuzda ergenlik çağının basit gerilimleri mi var? İlaç şirketlerine göre bu da tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Üstelik insanı intihara bile sürükleyecek yan etkilere sahip ilaçları ömür boyu kullanarak…
Kolesterol tuzaklarına ne demeli? Kolesterolün vücut için olmazsa olmaz bir madde olduğunu unutturup, yabancı düşman bir maddeymiş gibi gösteriyorlar. Kolesteroldeki hafif yükselmenin bile kalp krizi riskini oluşturan en önemli etken olduğu yalanını pazarlayarak insanların üçte birine avuç dolusu ilaç içiriyorlar.
Ama bütün bunları yaparken alkol, sigara, beslenme ve yaşam düzeni gibi en önemli etkenleri kulak arkası yapıyorlar. Oysa asıl olan hasta olmamayı öğrenmek. Yani koruyucu hekimlik. Ama birileri bunu istemiyor. Zira bunu yaptığınız zaman ilaç endüstrisi bu kadar para kazanamayacak.
Kronoloji / kayıt
Kayıt
2025-08-15 03:01:44