GÖRÜŞ
Talât Halman’la son yemek
Hilmi Yavuz
Zaman 10 Aralık 2014
5 Aralık 2014 Cuma günü, sabah 10.40’ta girdiğim dersten saat 12.30’da çıkıp İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Binası’nın 2. katındaki ofisime yürürken, benim ofisin tam karşısındaki dekan sekreterliği odasının kapısının açık olduğunu gördüm.
Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı ve Türk Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Talât Halman oturmuş, bölüm sekreteri Aslı Hanım’a notlar yazdırıyordu. Kapıyı açık görünce, ‘günaydın!’ dedim: Ofisimden bir sonraki dersimin notlarını alıp çıkmak durumunda olduğum için ‘Derse gidiyorum. Dersten sonra uğrayacağım!’ demekle yetindim. Gülümsedi, ‘Bekliyorum!’
İkinci dersten saat 13.30’da çıktım. Hoca, Dekanlık ofisindeydi. Kapısı açıktı. Beni gördü: ‘Yemeğe gidelim mi?’
Ofisten paltomu aldım. Son iki yıldır, çoğu defa öğle yemeklerini ya dar vakitlerde, ofisinde, Hacer Hanım’ın, aşağıda, Fiore’den getirdiği ıspanaklı kol böreği ve portakal suyuyla geçiştiriyor; ya da vaktimiz çok sınırlı değilse, Rektörlüğün giriş katındaki Çiçek Restoran’da [Çiçek Restoran kapandıktan sonra Rektörlük binasının karşısında yeni inşa edilen binanın üst katındaki öğrenci restoranında, öğretim üyelerine ayrılmış bölümde] veya vaktimiz gerçekten bolsa, ya Ankuva’nın yanındaki Mezzaluna’da yahut Real’in bitişiğindeki Big Chefs’te oturuyorduk.
O gün de, her zamanki ironisiyle, ‘Nereye yemeğe gidelim şair-i âzam?’ deyince, vaktimiz vardı ve epeydir ya ıspanaklı börek ya da tavuklu pilavla alelacele kifâf-ı nefs ettiğimizden, ‘Doğru dürüst bi yemek yiyelim!’ düşüncesiyle Big Chefs’i önerdim.
Hoca’nın keyfi yoktu sanki. Saat 14.00 sularında Big Chefs’e geldiğimizde, hava Hoca’nın deyişiyle ‘neredeyse bahar havası’ gibiydi. Restoranın açık hava bölümünde oturmayı önerdim. Bir hafta önce, dışarda oturup yemek yediğimizde üşüttüğünü, antibiyotik aldığını söyledi. Bir gün önce Bayındır Hastanesi’nde check-up yaptırmıştı: Kan değerlerinde düşüş vardı.
Ben de şaka yollu, Big Chefs’te ‘kocaman bir biftekle kan değerlerinin düzeleceğini’ söyledim. Oturduk ve yemeklerimizi ısmarladık. Ben dana ızgara antrikot istedim, Hoca tereddüt etti, sonra ‘haydi, benimki de antrikot olsun, ama orta pişsin!’ dedi. Her zamanki gibi, içmek için de, soda! Antrikotu beğenmemişti,- ette çok sinir vardı!
Yemek çok keyifli geçti her zamanki gibi! Talât Hoca, benim tanıdığım çok zeki insanlar içinde ironiyi en mükemmel biçimde kullanan kişidir. ‘En mükemmel’, diyorum, çünkü çoğu defa ironilerini anlamakta güçlük çekilir;- sahi sanılır! Yemek sonrası ve ders arası odasındaki uzun sohbetlerimizde, karşılıklı şakalaştığımız için ‘Biz galiba Hacivat’la Karagöz olduk, şair-i âzam!’ demişti bir gün. [‘Şair-i âzam’ sözü, ironiydi elbette; Hoca ironinin kuralını uyguluyor, yüceltiyormuş gibi yaparak dalgasını geçiyordu! Çokları ciddiye aldılar bunu!] Hoca’ya söylemiştim: “Hani bir söz vardır ‘tevazu gösterme sahi sanırlar!’ diye: Şimdi buna bir de, ‘ironi yapma, sahi sanırlar!’ sözünü eklemek gerek!” demiştim.
Talât Sait Halman, son derece nazik ve gerçek anlamda bir beyefendiydi. Sınırsız hoşgörüsü, yüce gönüllü merhameti, entelektüel donanımı! Ama içinde, dur durak bilmeyen hınzır, alaycı, haşarı bir çocuk cini de vardı;- bir duende! Çok yakın dostları bilir bunu sadece. Onun, o nazik, daimâ zarif, saygılı kimliğini anlamayanlar bile varken [‘Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya!’], o müthiş ve bazen acımasız ironi cininin incelikleri nasıl anlaşılabilirdi? Zira, nükte ve ironi züğürdü bir toplum olmuştuk çoktan beridir.
Yemekten saat 15.15 sularında döndük. Çok iyi görünüyordu Talât Hoca… Onun ofisi ile benim odam aynı koridordadır. O odasına gitti, ben de odamdan notlarımı alarak derse girdim. Saat 17.15 sularında dersten çıktığımda, kapıda bölüm sekreteri Aslı Koca duruyordu: ‘Hilmi Hoca, sakin olun!’ dedi, Aslı, ‘Talât Hoca rahatsızlandı!’ Enfarktüs geçirmişti ve kalbe elektroşok uygulanıyordu.
Bu azaplı ve tekinsiz elektroşok süreci bir saat devam etti. Hekim ve hastabakıcılar, sekreterlik odasında tedirgin, ama umutla bekleyen bizlere kötü haberi verdi…
Birlikte yediğimiz son yemeğin öyküsü ve sonrası: Sonrası? Acı ve birden hissedilen bir yoksun kalmışlık!
Talât Hoca, müstesnâ öngörüleri olan ve özel dostlarından biri olan Prof. Dr. Halil İnalcık Hoca’mızın ifadesiyle ‘meclis-ârâ’, bulunduğu meclisleri süsleyen bir insandı. Daha nice yıllar sağlık safalıkla yaşasın, İnalcık Hoca’mızın, Talât Hoca’yı, Prof. Dr. Semih Tezcan’ı, Doç. Dr. Nuran Tezcan’ı, Doç. Dr. Mehmed Kalpaklı’yı, Doç. Dr. Akif Kireççi’yi ve beni, harikulâde bir Platon’cu şölene dönüşen şiir ve tarih sohbetlerimizde bir araya getirdiği günlerde, hepimize düşen görevler vardı: Halil Hoca, bundan iki ay kadar önce hep birlikte kutladığımız 98. doğum gününde yaptığı teşekkür konuşmasında, herkesin önünde, bir sonraki sohbet toplantımız için Talât Hoca’yı Shakespeare, beni Yahya Kemal, kendisini de Fuzulî’yi konuşmaya memur etmişti. Bu toplantı maalesef olamadı;- Halil Hoca biraz rahatsızlanmıştı çünkü!
Şimdi Talât Sait Halman yok!
Bilmem söylemiş miydim? O benim Cumhurbaşkanı adayımdı… 

Kronoloji / kayıt

Kayıt
2025-08-15 02:13:24