Mehmed Niyazi’nin Yeni Romanı “Plevne” çıktı!..
Mehmed Niyazi Özdemir, “Yazılamamış Destanlar”la başlayan, çığır açan “Çanakkale Mahşeri” ve unutulan şehitleri hatırlatan “Yemen! Ah Yemen!” ile devam eden tarihi roman yolculuğuna yeni bir eserle devam ediyor.
Yazdığı romanlarla tarihimizin üç önemli kırılma noktasına farklı bakış açıları getiren Mehmed Niyazi Özdemir şimdi de 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının kilidi olan Plevne Savunmasına ışık tutuyor…
Plevne önlerinde yaşanan üç kanlı savaşın ve son perde olarak kuşatmanın hikâyesi…
Mehmed Niyazi Özdemir, her romanına yıllarını verdi, kahramanlarıyla yatıp kalktı…
“Yazılamamış Destanlar”da Zenci Musa ve Mamaka Mustafa’nın, Çanakkale’de Oğuz Amca ve Yahya Çavuş’un, Yemen’de Üsküplü Osman ve Kafkasyalı Eyüp Berzenç’in ortaya koyduğu “can birliği”ni 20 yıldır okuyucusunun zihnine nakşetti…
Şimdi de bu can birliğinin, insana sadece insan olduğu değer veren yegane medeniyet tecrübesinin destansı Plevne savunmasındaki izlerini yansıtıyor.
Üsküdarlı Yunus Bey’i, Mustafa Bakkal Çavuş’u ve nice bilinmeyen kahramanı hafızalara emanet ediyor…
Ey Tuna!.. Seninle ezelde kıyılan nikâhımızın ebede kadar süreceğine inanıyorduk. Birbirimize yürekten bağ¬lan¬mış¬tık; ne sen bize ihanet ettin; ne de biz sana… “Beni kime bırakıyorsunuz?” feryadıyla koynuna aldığın fidan gibi genç¬lerimize sarıldın; onlar da senden ayrılmamak için yalın kılıç kucağına atladılar. Biz aşıklar birbirimizden kopmamak uğ¬runa gök kubbenin şahit olmadığı mücadele verdik.
Ey destanlara sığmayan yiğitler!.. Şimdilerde bir kır gelinciği kadar boynu bükük ve kimsesizsiniz. Ne heykeliniz dikildi, ne de abideniz yapıldı; şiiriniz ve romanınız da yazılmadı; biz sizi tanımadık; oysa bir ölünüz bin doğana ruh verirdi.
Billahi Tuna, sen de biliyorsun ki, böyle onurlu bir savaş dünyanın bir başka yeri için verilmedi. İdrakler sınırlı, sevgiler sınırsız olduğundan Plevne’de yaşananları hiçbir milletin hayali almadı; çünkü hiçbir millet seni bizim kadar sevmedi; sana türküler yakmadı; çocuklarına adını vermedi; onları yoluna kurban etmedi…
Taburda başka Mustafa çavuşlar da olduğu için diğerlerinden ayırmak amacıyla ona “Mustafa Bakkal Çavuş” derlerdi. “Bakkal” lâkabı ihtiyaçları temindeki maharetinden dolayı verilmişti. Silivrili olan Mustafa Bakkal Çavuş ufak tefek, çelimsizdi. Yüzü, küçükken geçirdiği çiçek hastalığının izlerini taşıyordu. Daha gençliğinde orduya girmiş, Silistre’de, Sivastopol’da, Karadağ’da savaşmış, Girit’deki isyanların bastırılmasında gayret göstermiş, Sırp Savaşı’nda dövüşmüş, barış zamanında da çeşitli yerlerde hizmetlerde bulunmuştu. Anasız babasız büyümüş, okula gitmemiş, ne biliyorsa kendi kendine öğ¬renmişti. Elinden her iş gelirdi; aşçı gibi yemek pişirir, sökük diker, ayakkabı yamar, hastalara, yaralılara kadın şefkatiyle bakar, boru ve trampet çalardı…
***
“Plevne, Mustafa Bakkal Çavuş’un koskoca Osmanlı Devleti’nde gezip gördüğü yerlerden daha bakımlı, daha zengindi. Nereye bakıyorsa, sanki oradan yeşillik fışkırıyordu; çünkü Plevne suyu bol bir bölgede kurulmuştu.
Türklerin Kayalıdere, Bulgarların Tultçenica dedikleri çay, ortasından akmaktadır. Plevne’yi dolaşan Griviça Çayı’yla Kayalıdere, ilçenin üç buçuk dört kilometre kadar kuzeybatısında, Opaneç’in yakınında birleşip sularını Tuna’nın kollarından biri olan Vid ırmağına dökerler.
Her ne kadar ilçe bir plana göre inşa edilmemişse de taş döşenmiş caddeleri genişti. Saat kulesinin bulunduğu yer çarşının merkeziydi. Envaiçeşit meyve ağaçlarının serpildiği bahçelere yapılmış Türk ve Bulgar evleri halkın zenginliğini göstermekte idi. İlçeye hakim bir tepeye inşa edilmiş olan taştan hükûmet konağı, o kadar güzel, gösterişli yapının arasında fazla dikkat çekmiyordu. Bir Alman’ın başhekimliğini yaptığı ilçe halkına yetebilecek ka¬pa¬sitedeki hastanesi hiçbir bakımdan Batı’dakilerini aratmıyordu. Gelip gidenin ihtiyacını karşılamak için iki han bulunuyordu. Camileri, kiliseleri, Türk ve Bulgar okullarıyla eksiksiz bir ilçeydi. Halkın refahı evlerinden, bahçelerinden, giyim kuşamlarından belli oluyordu. Türkler uzun, bol kaftan ve paçaları çizmeye sokulu şalvar giyerlerdi. Kadınları çarşaflı, peçeliydi; yalnız gözleri görünürdü. Bulgar erkeklerinin başında koyun postundan papaklar, üstlerinde kaba, sarı şayaktan elbiseleri vardı. Fazla açık olmayan kadınları zenginliklerini ifade edecek tarzda giyinirlerdi.
Ne tarafa bakılırsa bakılsın, Plevne’de göze hoş gelen bir manzara ile karşılaşılırdı; çevresindeki tepecikler ilçeyi yeknesaklıktan kurtarırdı; bu tepecikler kuzey ve doğuda çıplakken diğer bütün yönlerde bağlar, bahçeler ve yemiş ağaçlarıyla kaplıydı.
Plevne, yolların kavşağındaki bir düğümdü; Atıf Paşa girdiği zaman ilçenin çevresinde hiçbir müstahkem mevkii yoktu; işgale açık bir yerdi. Yalnız batısındaki Namaz¬gül Bayırı, Vid Irmağı, tepeler işgalini güçleştirirdi. Bu tepelerin en kuzeyinde olan Yanık Bayır’dı.
Orhaniye, Sofya, Lofça ve Bulgaren’den gelen ana yolların kavşağında bulunduğundan Plevne büyük önem taşırdı. Türklerin Vidin, Rusçuk, Silistre, Varna ve Şum¬nu’daki ordularını bir araya toplayabilmeleri için Plevne’yi ellerinde tutmaları gerekliydi. Şıpka Geçidi’ni kaybetmeleri buranın önemini daha da artırmıştı. Ruslar bakımından da Sofya’ya, oradan Edirne ve İstanbul’a iler¬le¬meleri ancak Plevne’ye hakim olmalarıyla mümkündü. Buradaki orduyu arkalarında bırakıp Rusların Balkanlar üzerinden güneye, hedef edindikleri yerlere yürümeyeceklerini Müşir Osman Paşa ve kurmayları gayet iyi biliyorlardı. Gerekli noktalara bir yerine iki nöbetçi dikiyor, sık sık değişik yönlere keşif kolları çıkarıyor, tepelerden çevreyi gözetliyor, Müslüman halklardan bilgi akışını ar¬tır¬manın yollarını arıyorlardı.”
***
“Abdülhamid Han çektiği telgrafta Müşir Osman Paşa’ya bir an önce Plevne’ye ulaşmasını emrediyordu. Müşir, bazı konularda diğer kumandanlardan farklıydı; moral bozacak sırları askerlerden saklar, ama kumanda heyetiyle paylaşırdı. Tehlikeli gelişmeleri üst kademe bilirse, görevlerini daha farklı idrak ederlerdi. Sultan telgrafta ayrıca, beklenmedik zamanda Balkanların güneyinde Rusların göründüğünü, durumun Devlet-i Aliye için ölüm kalım meselesi olduğunu belirtiyordu. Bu vahim haberi öğrenen yüksek rütbeli subaylar işi daha sıkı tutmaya başladılar. Kumandanlar küçük rütbeli subayları, erleri; “Ha gayret evlatlarım; milletin, ümmetin geleceği size bağlıdır. Neleri başardınız; Plevne’ye ulaşan engelleri mi aşamayacaksınız!” gibi sözlerle yüreklendirmeye çalışıyorlardı. Gerçekten de askerler inanılmaz gayret sarf ediyorlardı.”
***
Uğradığı yenilgiden dolayı Çar, Batı cephesinin Rus orduları Başkomutanı olan Grandük Nikola’ya Schilder-Schnulder’i görevden aldırttı; onun yerine yine Alman asıllı General Krudner’i görevlendirtti. General Krud¬ner’in kendisine gösterilen güvene layık olmak gayretiyle iki kolordu ile Plevne’ye yürümeye hazırlandığını Türkler biliyorlardı. Bunun üzerine Müşir, moral bakımından faydalı olacağı ümidiyle üst rütbeli subayları karargâhına bir akşam yemeğine davet etti. Sessizliğin hakim olduğu bir ortamda, ağırbaşlılıkla yemek yendikten sonra Müşir konuşmaya başladı. Yüzü yine ciddi idi; gözleri arada bir güneş vurmuş civa damlaları gibi parlıyordu; alışkanlığı olduğu üzere biraz aceleci konuşmasına rağmen tok sesinde herhangi bir endişe sezilmiyordu:
-Bildiğiniz sebeplerden dolayı içinde bulunduğumuz savaşın kritik bir noktasına geldik. Sadrazam şöyle yaptı, Harp Şurası yanlış karar verdi, şu paşa görevini yerine getirmedi, savaşın gerektirdiği bütün imkanlara sahip de¬ği¬liz, gibi mazeretlere sığınmaya hakkımız yok. Biz askeriz, şartlara bakmadan görevimizi en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. Şunu unutmayalım ki, biz elimizden gelen bütün fedakarlıkları yaparsak, ancak o zaman Hakk’ın yardımına nail oluruz. Nerelerde geri çekilip düşmanı içimize alacağımızın, nerelerde ölümüne direneceğimizin planları modern savaş oyunları göz önünde bulundurularak ha¬zır¬lanmıştır. Planın kağıt üzerinde kalmaması, ku¬mandanların görev şuuruna ve bilhassa zafere inanmalarına bağlıdır. Dünya tarihine şöyle bir bakın, inancın yen¬mediği hiçbir güçlük yoktur. Kumandanınız olarak bir hususu belirtmenin ihtiyacını duyuyorum; sizlerin askerlik yeteneğinizi yakından bildiğim için şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, sanki Rabbim sizleri seçip şecaat, cesaret örnekleri gösteresiniz diye bir araya getirmiş. Siz normal kabul edip taşıdığınız değerin farkında olmayabilirsiniz; belki de önemsemiyorsunuzdur; fakat ben sizleri iyi tanıyorum; yüreğinizi ortaya koyarsanız hiçbir düşman bizi yenemez. Silah arkadaşlarım, kaderimizin Plev¬ne’de düğümlendiğine inanıyorum; devletimizin, milletimizin, ümmetimizin geleceği fedakârlıklarınıza bağlıdır. Böyle bir sorumluluğu üstlenmenin de en büyük şeref olduğunda şüphe yoktur. Zamanı durduramıyor, her geçen günle ölüme sürükleniyoruz. Şehitlik mertebesine ermiş, görevini yapmış bir insan olarak Hakk’ın huzuruna çıkmak başkadır. Hangi sorumluluklara muhatap olduğumuzu genç subaylara ve erlere anlatın. Bende hakkınız varsa, helal edip etmemeyi siz bilirsiniz. Eğer benim hakkım varsa, hepinize helal ediyorum. Fakat sizler birbirinizle mutlaka helalleşiniz. Hepinizin gözlerinden öpüyorum, bu dünyada bir daha görüşemezsek, ahirette mutlaka görüşeceğiz. Orada alınlarımızın ak olmasını dilerim.
Nöbette bulunması gereken subaylar hariç, diğerleri karargahın bahçesinde toplandı. Müşir, diğer üst rütbeli subaylar masalarda oturuyorlardı. Adil Paşa ayağa kalktı; yüksek sesle ve askerce II. Abdülhamid Han’ın çektiği tebrik telgrafını okumaya başladı:
“Sadakatli Müşirim Osman Paşa:
Daha evvelce elde etmiş bulunduğun kahramanlıklarına ilave olunan yeni gazan ile Osmanlılığın şanını ve askerimizin namus ve şerefini yücelttin. Allah ve Hazreti Peygamber her iki dünyada yardımcın olsun. Bütün kumandan, subay ve öz çocuklarımdan daha önde gelen as¬ker evlatlarıma tek tek selam ederim. Mert ve kahramanca gazalarıyla padişahlarını memnun ve hoşnut ediyorlar. Cenab-ı Hak da kendilerini ebedi mutluluğa nail ve İslam sancağının kazanması uğrunda daima bu gibi gazalarda muvaffak kılarak maddi ve manevi bakımdan üstün mertebelere ulaştırsın. Bu hizmetinizden dolayı zatınızı bir “Büyük Osmanlı Nişanı” ile ödüllendirdim. Kumandan ve subaylar hak¬kında arz ettiğiniz rütbe ve hediyelerin yerine getirilmesini em¬rettim. Ayrıca fevkalade fedakarlık göstererek öne çıkan kumandan, subay ve erlerin hak edecekleri mükafatı, gerekli görürseniz kendilerine müjdeleyerek İstanbul’a arz etmeye yetkilisiniz. Memnuniyet ve teşekkürlerimizin hepinize iletilmesi için siz¬lere özel memur gönderilecektir.”
Adil Paşa yerine otururken Müşir alkışlar arasında ayağa kalktı; sesi de yüzü gibi vakurdu:
- Bu madalya imkânsızlıktan dolayı şahsıma verilmiş, aynı sebeple telgrafta bana hitap edilmiştir. Aslında zafer size aittir; telgrafın muhatabı da sizsiniz. Milletimizin, devletimizin kaderi sizlerin omuzlarınıza yüklenmiştir. Cesaret ve vatan sevginize güveniyor, benzer zaferlere kavuşmamız için hepinizden aynı fedakârlıkları bekliyor, sizleri ayrı ayrı Rabbimize emanet ediyorum.
Alkışlar yeniden yükselirken Müşir’in gözbebeklerinde hüzünlü bir gülümseme derinleşiyordu.
Kronoloji / kayıt
Kayıt
2025-08-15 02:13:54