Fizikçinin Duası
M. GARİB
Sızıntı Ocak 1990 Yıl :11 Sayı :132
İstanbul'da çıkmış bir kitap Fizikçinin Duâsı. Ülkü Tamer türkçeleştirmiş. Yazarı Olcas Süleymanov, kitabın önsözünde şöyle tanıtıyor kendisini:
"Adım Olcas Süleymanov. 1936'da, Kazak Sovyet Cumhuriyeti'nin başkenti Alma-Ata'da doğdum. Babam: Ömer. Süvari subayıymış; ben doğduktan birkaç gün sonra bir çarpışmada ölmüş.. Anam: Fatma. Babamın ölümünden bir-iki yıl sonra ünlü bir Kazak gazeteciyle. Abdu-Ali'yle evlendi. Abdu-Ali yetiştirdi beni.
Liseyi bitirince Kazak Devlet Üniversitesi Jeoloji bölümüne girdim. Sonra da petrol aradım yıllarca, jeolog olarak çalıştım. Yazı yazmaya Öğrenciyken başladım. Moskova'ya Edebiyat Enstitüsü'ne yolladılar beni. Yeryüzünün jeolojik tarihini biliyordum biraz, insanın tarihine eğildim."
İlk şiirlerinde Kazaklar'ın tarihini araştırıp anlamaya çalıştığını söyleyen Süleymanov'un şu sözleri çok ilginç: "Günümüzde bir Kazak şâiri, araştırmacı bir bilim adamı olmak zorundadır. En ağır yükü, kervanın son devesi taşır. Yolda düşürülen bütün yükler onun sırtına konur çünkü. Her kuşak sanki dünyanın son kuşağıymış gibi, büyük bir güçle çalışmalıdır. Atalarımızın bilmedikleri yada kabullenmedikleri gerçeklerin sorumluluğunu yüklenmemiz gerekir. Yükleniyoruz da. Gereksiz görünen birtakım şeylerle bu yüzden uğraşıyoruz zaten."
Süleymanov'un nelerle uğraştığını daha iyi anlayabilmek, daha doğrusu sezebilmek için şiirlerine bakmak yeter.
"Ayakizleri" şiirinde soruyor: "Niye binlerce ayakizi var sanki!" Ama o, bir ayakizini iyi tanıdığını söylüyor. Çin sınırını geçmek isteyen bir ayakizi bu... Fakat "Kar yağıyor" ve "Ayakizi bırakmıyor kar."
"Kuş Sürüleri..." şiiri de aynı ruhu estiriyor. "Gidiyorlar, kuşlarım benim, diledikleri yere." diyen şâir yine tedirgindir. "Korkuyorum yorulur, yorulur diye, o ırmaklarda kalır diye hep, benim kaldığım yerde. Benim kalacağım yerde belki."
"Bil bakalım..." şiirinde umut doludur şâir. "Bir büyük yürektir yeryüzü", şâir için. "Dünün sisli yıldızlarına uzanan yolu bulmak ister. O yola ulaştıracak olan da bir yürektir, bir yürek yoludur yıldızlara uzanan. Ve şiirin sonunda şöyle der: "Güç iş doğrusu, ama bulacaksın o yolu, bulacaksın bugünün yıldızlarına varan o yeryüzü yolunu..."
Ah Süleyman! Niçin sorduğunu sezer, anlar gibiyim. "Beni seviyor musunuz, dağlar?" diyorsun. "Pusula yerine koydum dağları, soğuk gerçeğe yön verdim-çığ gibi indim yamaçlardan- kar yığınları örttü- dönemeçli patikalarını-yollarımın" ve devam ediyorsun: "Dağlar beni seviyor musunuz? Beni seviyor musunuz canlılar? Kimse düzeltemez tepelerinizi, yalçın kayalarınızı kimse kazamaz, dağlar. Düzen nedir bilmezsiniz, dağlar kural nedir tanımazsınız, evet, kimse düzeltemez sizleri, tepelerinize kimseler ulaşamaz."
Evet Süleyman, ulaşamadıkları, bozamadıkları, belli. Bugün daha da belli. "Son Duâ'' şiirinde "Bismillah" diyorsun. "Uzak yürüyüşlerde unutacağım kendimi" diyorsun. "Yıllardır savaşıyordum, acıyla boğuluyorum, eyer üstünde doğmuştum, zincirlerde ölüyorum, bir köpek gibi geçiriliyorum sokaklardan." diyorsun. Ve sonunda niçin şöyle yalvardığını anlar gibiyim : "Ah, Tanrım! Dolunay yükseliyor çölde, bir dişi devenin ardına takılmışlar kum tepelerinde develer.. Göçebelerin taslarına doluyor süt,köpekler sıkıntıdan kapışıyor... Zindandayım, karanlıkta, yuvarlak bir ekmek gibi ay avuçlarıma doluyor.
"Fizikçinin Duası" şiirinin sonunda "Anlamaya çalışma her şeyi, her şey, her şey anlamını yitirir sonra. Çağların gözyaşları su vermiş bize, yüzyılların tozları örtmüş üstümüzü, yanlış anlamışız gerçeği, ters yollara çekilmişiz masallarla.
"Kadir Gecesi'' şiirini dönüp dönüp okumaktan kendimizi alamıyoruz: "Gece. Ilık. İhtiyarlar fısıldaşıyor seccadelerinin üstünde. Ay kaşını kaldırmış şaşırmış gibi. Abdest alıyor kayalar gece gündüz coşkun sularında ırmağın. Dilediklerini Allah'a iletiyor insanlar. Dualarının karşılığını bekliyorlar. Kadir gecesinde müslümanlar dua ediyorlar mutluluk için. Işık saçılmış yeryüzüne. Seyrelmiş sakallara benziyor sokaklardaki toz. Yürüyor insanlar. Caminin duvarları sessiz. Çocuklar geçiyor cami Önünden yıllar gibi. Minare bir hançer gölgesi gibi. Otların ışıltısı hendekte çözülmemiş bir sarığın ipeği gibi. Köklerini yıkıyor elma ağaçları ağarmış saçlarında suyun. Kadir gecesi ve ben, ihtiyar bir adam, beton seccadelerinden geçiyorum sokakların. Seni anlatıyorum fısıltıyla."
Kimi anlattığın, kimi, kimlere anlattığın belli Süleyman! Fakat biz hâlâ hakkıyla anlayamadık ey şâir!... Eğer anlasaydık, senin şu şekilde anlattıklarını biz, her gün her gece anlatıyor olurduk. Herkese haykırır olurduk. Yine bir şairin dediği gibi, "Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" çığlıklarıyla koşar dururduk, anlatır dururduk, hayır, durmadan anlatır anlatırdık. Sen anlattın, senin gibiler anlattılar ki bugün Rusya sallanıyor. Senin duâların, soydaşlarının duâları kabul oluyor ki, Rusya sarsılıyor. Senin o kunduracı şimdi perişan. Bir daha bakalım o şiirine: "Bir Kunduracı vardı köyümüzde"
Bu kunduracı kendi ayağına göre yapardı bütün kunduraları, böylece eşit kıldığını sanırdı herkesi, alçak herif! Napolyon'un boyu kadardı boyu, hiç de kolay değildi bizler için onun kunduralarını giymek. Ama herkes Allah'tan geldiğini sanırdı bunun, sık sık dua etsin diye müslümanlar (Müslümanlar çıkarırlar kunduralarını duâ ederken. Anlaşıldı mı?) Ağrıyan ayakların türküsüdür duâ. Gençler, yaşlılar koşarlar camiye topallayarak, bağrışarak (canı pek yanıyor adamın) -Allah büyüktür- kunduranın buyruğuna girmişsin bir kere. O alçak kunduracı ise burada, sırıtmakta. Bütün köy duâ ediyor şimdi, ayakları büyüsün diye kunduracının.
Sözümüzü O'nun "Ana" şiiriyle noktalıyalım istiyoruz:
"Erkeksen eğer, ün salarsın, halkının simgesi olur adın, bir salkım söğüt gibi gencecik kalır, kırılmaz, dayanır zamanın dalgalarına. Yolculuk hep uzaklardadır, hep güçtür bir işe emek vermek, işte şişmiş mememi dayıyorum aç ağzına, sana sütümü veriyorum, oğlum, büyü diye, ün sal diye dünyaya. Bilmiyorum nasıl salarsın artık. Yol gösterememem, ninniler de söyleyemem sana. Verdiğim sütü kullan savaşırken, çıkınca karşına ölüm, suratına tükürünce, arkadaşın bir gözyaşı gibi düşünce toprağa, bitince tuttuğun yollar, şu sözlerimi unutma: "Alçak gönüllü ol, oğlum. Büyüksün, oğlum. Kurşunlara siper et göğsünü, herkes görsün -hiç korkma!" Gösterirler seni, beni de gösterirler. "Gerçek bir erkek bu adam", derler. "Bu kadın da onun anası işte." Bütün yollar tıkanmış-kurtuluş nerede? Kurtulmak demektir acılarda yücelmek. Kurşunlar vızıldamıyorsa vadilerde, sürünerek geçiyorsa zaman, çağlar uçmuyorsa, insanlar dansediyorsa, ağlamıyorsa, ağlamadan gülüyorsa herkes, genç kızlar saçlarını örmüyorsa eğer ürkek delikanlılar çalım satıyorlarsa ortalıkta, işte o zaman utanmalısın oğlum, yoksa ben de oğul demem sana". Amacımız yalnızca bir kitabı tanıtmak değildir elbette. Bugün Rusya'dan gelen gürültü ve çatırtıların anlamına da ışık tutmaktır biraz. Bizdeki ve oralardaki (Türklerin esaret altında yaşadıkları bütün ülkelerdeki) Süleymanların geçmiş-şimdi geleceklerine de ayna tutmaktır. Herkes gönül aynasını döndürüp baksın. Umut aksediyor, inanç aksediyor, zaferlerin tayfları aksediyor.
(1) Fizikçinin Duâsı: Olcas Süleymanov (çev.Ülkü Tamer), Cem yay. İstanbul 1976.
Kronoloji / kayıt
Kayıt
2025-08-15 04:25:02