Aydınlık Kapının Eşiğindeki Şair: Halide Nusret Zorlutuna
Betül COŞKUN
Kasım - Aralık - 2010
Cemiyetleri sağlam temeller üzerine yükselten yegane kuvvet dindir.1
Halide Nusret, I. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet'in ilanı, inkılâplar, çok partili hayata geçiş ve ihtilal süreçlerinin tamamına tanıklık etmiş kadın yazar ve şairlerimizdendir. Türk Edebiyatı'nda On Hececiler adıyla anılan grubun içerisinde yer alan şair, memleket edebiyatının oluşum döneminde eserleriyle önemli bir boşluğu doldurmuştur. Adını ilk kez, Yahya Kemal'in ezbere okuduğu nadir şiirlerden olan Git Bahar'la duyurmuştur.2 Cumhuriyet'in ilanından sonra yazdığı şiirlerde milliyetçi kimliği ile öne çıkan şairin, "Can da canan da sanat da memleket için."3 cümlesi poetikasının özeti gibidir. 1930'dan sonra yurdun dört bucağında öğretmenlik yapar. Anadolu halkına yönelmek, onu içten duymak gerektiğini düşünür. Vermek Gerek şiirinde bu toprağı tanıyabilmek için yapılması gerekenleri etkili bir şekilde anlatır: "Köyün kendisine" yönelmek gerek!/Köyün fakir sofrasına diz çökmek,/Konuk ağırlamak için yaptığı bulgur aşına/ Yufka ekmeğini kaşık etmek/Ve evin tek tahta kaşığı ile/Sekiz on kişi ayran içmek gerek!"4
Halide Nusret, bu anlayışla folklora yönelir. Toplum hayatında önemli bir yer tutan din ve tasavvuf bu folklorun bir parçasıdır. Dolayısıyla daha ziyade şiirlerde, halkın benimsediği tasavvufî şahsiyetlere sığınma söz konusu olur. Öte yandan, kendisini "oldum olası imanlı ve dindar bir insan"5 olarak tanımlayan Halide Nusret'in şiir ve romanlarındaki dinî-tasavvufî ögeleri beslendiği kaynaklarda da aramak gerekir. Halide Nusret, Kerkük mutasarrıfı Avnullah Kâzımî'nin kızıdır. İlk eğitimini babasından almıştır. Bu zat, Kerkük'te önemli icraatler yapmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Avnullah Kâzımî için şöyle demektedir: "Şair Halide Nusret Hanım'ın babası olan bu zat, Kerkük'te çok iyi bir hatıra bırakmıştı. Onun hakkında söylenenleri şimdi hatırladıkça, eski imparatorluğun devamını sağlayan, o tuttuğunu koparır, çakır pençe memurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Şehre ve havaliye sükûnet getiren, devlet otoritesini koruyan bu cins memurlara eskiden halkımız bir nevi keramet, hiç değilse bir dindarlık, riyazet izafe ederdi. Avnullah Kâzımî için de böyle olmuştu. Mektep arkadaşlarının çoğu, onun geceleri soyunmadan bir post üzerinde yorulana kadar ibadet ve dua ettiğini ve oracıkta kıvrılıp uyuduğunu, sonra atına binip eşkıya takibine çıktığını anlatırlardı."6
Halide Nusret, ilk öğretmeni babası için "Rahmetli babam Arapça'yı iyi bilirdi. Dinî ilimleri okumuş; Kur'ân-ı Kerim'i, büyük müfessirlerin tefsirlerini uzun seneler tetkik etmişti. Coşkun, imanlı, dini bilerek ve duyarak benimsemiş bir Müslüman'dı"7 demektedir. Halide Nusret, babasının Kerkük'te öğrendiği Farsça'sını ilerletmek için bu yıllarda ona Gülistan okuttuğunu, Mesnevi'den beyitler verdiğini anlatmaktadır. Annesi de küçük yaşta ona Yunus Emre'nin ilahilerini okur. Halide Nusret'in gerek şiirinde gerekse romanlarında sık sık yer verdiği Yunus Emre ve Mevlâna ile yakınlığı bu dönemlerde başlamıştır.
Yukarıdaki biyografik bilgiler göstermektedir ki Halide Nusret'in poetikasında milliyetçilik ile din ayrılmaz bir bütündür. Osmanlı'nın yıkılma, Türkiye'nin kurulma sürecine şahitlik eden şair, din ve milliyetçiliği, "Kitlelerin birliğini ve beraberliğini koruyabilmek için"8 gerekli görür. Dolayısıyla çoğu toplumsal faydayı gözeten şiirlerinde din en önemli temlerden biri olarak karşımıza çıkar.
Halide Nusret, ilk şiir kitabı Geceden Taşan Dertler'den itibaren din konusunu işlemiştir. Fakat onun şiirlerinde asıl din konusu, tasavvufla başlar. Anadolu'daki öğretmenlik hayatı boyunca tasavvuf edebiyatından beslenir. Dolayısıyla bu dönem şiirlerini içine alan Yayla Türküsü kitabında çok sayıda tasavvuf içerikli şiir vardır. Hayatıyla doğru orantılı olarak din ve tasavvuf konularına yönelişi artar. Son şiir kitabı Ellerim Bomboş'taki pek çok şiirde şair kendisini yüce bir varlık karşısında hisseder ve ona erişebilmek arzusu duyar.
1. Din ve İnanç
İlk şiirlerini yazdığı I. Dünya Savaşı'nın kaybedildiği dönemde din, kötümser tabloyu kıran ögelerden biridir. 1920'de İstanbul'un işgal edildiği yıl yayınlanan Din ve Ses9 şiiri biyografik okumaya çok müsaittir. Şiirde kız kardeşi İsmet Kür'ün adı geçer. Mekân o yıllarda oturdukları Şehzadebaşı ile Fatih civarıdır. Kritik bir dönem içerisinde olan şehirde, ezan sesi hürriyetin sembolüdür. Şiir, şairin duasıyla biter: "Derim ki: 'Allah'ım, ayırma bizi/Dinin ruha dolan güzel sesinden."
Ellerim Bomboş'ta yer alan 1966 tarihli 45 Yılın Ardından Bir Ezan Sesi şiiri ile kitaplarına almadığı Din ve Ses şiiri arasında bir ilişki vardır. Kırk beş yıl sonra yayınladığı bu şiirde, mekân ve şahıslar aynıdır: "Bir genç kıza sarılmış bir çocuk görüyorum/Halka halka zincir olmuş senelerin ardında;/Cam açık, oda karanlık,/Yağmur okşuyor saçlarını./İki masum yürek aynı duada/Diyorlar Allah'ım ayırma bizi/Dinin ruha dolan güzel sesinden!"10
Ellerim Bomboş'ta yer alan 45 Yılın Ardından Ezan Sesi; Din ve Ses şiirinden estetik olarak daha üstündür. Her iki şiir için güzel bir kadın duası demek mümkündür. Çoğu zaman, bir yalnızlık anında ve gece vakti yazdığı Allah'a erişme arzusunu anlattığı bu şiirlerdeki isteğini Erişebilsem Sana şiirinde özetler. Din, şairin sığındığı bir alan hâline gelir. En son şiir kitabı Ellerim Bomboş'ta en yaygın kullanılan temin din ve tasavvuf oluşu şairin edebiyat ve fikir anlayışında geldiği noktayı gösterir. Dünyayı misafirhane ve insanı da yolcu olarak görür.11 İslâm'ın dünyaya ilişkin temel yaklaşımlarından olan bu inanç, Halide Nusret'in şiir anlayışında belirleyici bir rol oynar. Öte yandan Romantik edebiyatın tesiriyle edebiyatı bir iç dökme vasıtası olarak gören şair bu şiirlerin pek çoğunda ya dua eder ya da günahlarından mağfiret niyaz eder. Yakarı şiirindeki şu mısraları onun bu dini hissediş biçimini gösteren önemli örneklerdendir: "Mahkûm ederim suçlu görüp kendimi kendim./Sen affını çok görme benim rabbim efendim."12
Ya İlâhî, Yakarı, Benim İçin şiirleri, şairin Allah'a duasıdır. Ya İlâhî şiirinde şair Allah'tan hem kendisi hem insanlık için rahmet diler. Şiirde din hem toplumu hem de insanın ruhunu düzelten bir unsur olarak yer alır: "Dil nazargâhındır elbet, yüz çevirme, kalbe bak/Ya İlâhî rahmetinden kimseler dûr olmasın"13 Yakarı şiirinde şair, duasında Türkçe bir kelime yakarıyı seçer. Şiirde dua cümleleri tekrarlanır. Şair iç sıkıntısını Allah'tan bol ışık dileyerek gidermek ister. Benzer bir şiir olan Benim İçin'de yine şair Allah'a seslenir. Allah'ın verdikleri karşısındaki heyecanını coşkulu bir üslûpla dile getirir. Tabiatta, dünyada, kâinatta gördüğü güzelliklerden Allah'a gider. Sevmek şiirinde de aynı tema vardır. Dört şiirde de ortak özellik, şairin Allah'a erişme isteğini anlattığı monologlardan oluşmasıdır.
a. Sembolik Tasavvufî Şiirler
Dinî şiirlerde asıl başarıya ulaştığı şiirleri sembolik şiirlerdir. Bunlardan ilki 1943 tarihli, Çölde Esen Rüzgâr'dır.14 Şiirin ilk mısrası, sembolik dili yansıtır: "Bir çöl var, ıssız bir çöl:/Nokta nokta çölü,/Ve ortasında bir göl:/Nokta nokta gölü." Bir 'ölü'ye benzeyen bu çöl ve göle bir 'rüzgâr' gelir. Rüzgârın gelişiyle göl ve çöl canlanır. Sonunda göl ve çöl 'bahtiyar' olur. Şiirde, göl ve çölün bahtiyar olması tasavvuftaki coşkunluk hâlini karşılamaktadır. Ayrıca Necip Fazıl'ın benzetmesi içinde Çöle İnen Nur olan Hz. Peygamber'e de [sallallahu aleyhi ve sellem] getirdiği nurla çölü bahtiyar eden olarak göndermede bulunur.
Ellerim Bomboş'taki sembolik şiirlerde şair kuş, gemi, yağmur gibi semboller etrafında tasavvufî hâlleri anlatır. Bir Kuş Uçtu Sulardan şiiri, tabiat unsurunun Allah'a götürmesi nedeniyle Benim İçin şiirine benzer. Fakat şairin temi ele alış şekli farklıdır. Şiirin içeriği şöyledir: Bir kuş denizden yükselerek uçar. Uçan kuşla kâinat bir ışıklı rüyaya dalar. Kuş, şaire manevî bir hâl yaşatır. Şairin kuşu seçmesi, kuş gibi 'maddenin sisi'nden kurtulup yükselerek Allah'a ulaşmak istemesindendir. Şair, yine arzu ettiği bu manevî hâli ışıklara kavuşma şeklinde anlatır. Sembolik bir dil kullandığı Yağmur şiirinin konusu, görünürde bir yağmurun denize kavuşma sürecidir. Önce yağmur inceden ince başlar. Sonra hızlanır, sel olur. Bu selin coşması anında gök kubbeyi yağmurun sesi olan 'Ah!' sarmıştır. Yağmurun bu sancılı süreci kıyıyı bulup deniz olunca son bulur. Damla deniz olmuştur. Şiirin son mısrasındaki damla deniz ilişkisi tasavvufî anlamı güçlendirmektedir: "Damla, deniz oldu elhamdülillâh!"15 Tasavvufta deniz, damla sembolüyle Allah'ın kudreti anlatılır. Allah'ın bilgisi, gücü uçsuz bucaksız ummana benzetilir. Kulun bunun karşısındaki durumu ise denizde bir damlacık bile değildir.
Gemiler şiirinde şair yine yağmurlu bir günde deniz üzerinde giden gemi imajı etrafında tasavvufî hâlleri tasvir eder. Gemi, şiirde ilahî olana ulaştıran bir vasıta, bir yol olarak kullanılmıştır. Şair, şiirin her bir bölümünde ilahî olana yönelmede başka bir alan seçer. Gemileri bu alanlardan oluşan yelkenler hareket ettirir. İlk bölümde gemilerin yelkenleri fikirden meydana gelmektedir. Burada tefekkür ön plana çıkartılmakta ve tefekkür ilahî olana gidişte hareket ettirici, yol açıcı bir unsur olarak düşünülmektedir: "Gün batmak üzereydi/Gemiler vardı bizim limanda,/Yelkenleri duman duman/Efkârdan."16 Sonraki bölümlerde, yelkenleri dua, umut hareket ettirir: "Hızlandılar birden,/Yelkenleri elvan elvan/Umuttan."17
Şair yelkenler için kullandığı elvan elvan ifadesiyle ümidin ilahî olana yönelmede bir nokta olduğunu belirtir. Son kısımda, gemiler şükürden oluşan yelkenlerle hareket eder. Şair, bu şekilde ilahî olanla ilişkide şükrün önemini vurgular. Şiirin bütününde, gemi metaforundan hareketle insanın ilahî olanla ilişkisinin çeşitli aşamalarını ortaya koyulmuştur. Bilge Ercilasun, yukarıda incelediğimiz üç şiir için, "Küçük ve önemsiz görünen bazı varlıklardan Tanrı'ya varır. Bu şiirler Hamit'in tabiattan Allah'a giden şiirlerini kısmen hatırlatır. Hamit de tabiattan bahseden şiirlerinde, küçük ve büyük tabiat unsurlarından ilhai bir varlığa gitmektedir. Fakat Hamit'te metafizik olarak görürlen bu din duygusu, Halide Nusret'te ferdî, ilâhî ve mistik bir hava taşır."18 der.
2. Tasavvufî Şahsiyetler için Yazdığı Şiirler
a. Yunus Emre
Halide Nusret'in şiirlerinde tasavvuftan gelen insan sevgisi büyük bir yekun tutar. Sevmek şiirinde Yunus Emre'nin "Yaratılanı severim, yaratandan ötürü" felsefesinin tesirlerini bulmak mümkündür. Şiirde, sevmek fiili dokuz kere tekrar edilir. Şair, her şeyde Allah'ı arar ve her şeyi bu yüzden sever: "Hep onu arayarak baharda, yazda, kışta,/Nihayet 'büyük sır'ra ulaşmak bir bakışta!"19
Yunus Emre, şiirlerdeki felsefede hissedildiği gibi şiirlerin öznesi de olabilmektedir. Yunus Emre'ye yazdığı beş şiir yer almaktadır. Bunlar, Yayla Türküsü'nün en lirik şiirleridir. Şairin ruh coşkunluğu, Yunus Emre'ye olan hasreti, samimî aşkı Halk şiiri tarzında sunulur. Halide Nusret'in kültürel beslenme kaynaklarından en önemlisi Yunus Emre'dir. Ondan bahsettiği bir yazısında üç ayrı döneminden bahseder. Bunlardan biri, Yunus'u dinleme dönemidir. Bu, Halide Nusret'in çocukluk yıllarıdır. Şair, kendisini bildi bileli Yunus'un ilahilerini dinlemiştir: "Hepsini de anlamadan dinler ve severdim. Hazin bir ahenge bürünmüş kelimeler içime akardı; bazen tatlı tatlı ağladığım olurdu."20 Şairin hayatındaki ikinci dönem Yunus'u okuma dönemidir. Okumayı öğrenir öğrenmez Yunus'un divanını okumaya başlar. Onları sezecek yaşa geldikten sonra ona iyice tutulmuştur: "Artık hülyalarıma, rüyalarıma o hâkimdi, gönlümde o, dilimde ondan mısralar."21 Bir gün Erzurum'da Yunus Emre'nin kabrine gidince onun için Yunus Emre'yi yazma dönemi başlar. Yayla Türküsü'ndeki şiirler, bu dönemin mahsulüdür. Yunus'un Yollarında adlı şiir, Yunus'u yazma döneminin ilk şiiridir. Henüz Yunus Emre'nin kabrini ziyaret etmeden önce kaleme aldığı şiirde, Allah'a seslenir. Şiir, pîrim dediği Yunus Emre'nin ışığında manevî bir yolculuktur. Korku ile sevgi iç içedir. Sonraki şiirlerde Allah sevgisi korkusuna üstün gelecektir.
Yunus Emre'yi anlattığı şiirlerden Bir Görün için şair, "Pîrim, mâşukum için yazdığım manzum mektup"22 demektedir. 1943 yılında Karaman'da Yunus Emre'nin türbesini ziyaret ettiği gün kaleme almıştır. Yunus'a Hasret şiirinde de şair Yunus'a kavuşma isteği ile doludur. Onun hasretiyle yandığını ifade eden şair, yine ondan medet umar. Ona kavuşması için Yunus Emre'den keramet diler. Yunus, şairin içindeki kaynayan cehennemi cennet yapacak, feragat ve sabrından ihsan edecek, böylelikle şairin viran gönlü ışıkla dolacaktır. Tasavvufî terimlerin yer aldığı şiirde, şair için Yunus'a kavuşmak kurtuluşa ermek, kalbinin karanlık köşelerinin aydınlanmasıdır: "Bir lahza tenezzül et viran gönlüme in de/Karanlık köşelere can gelsin, ışık dolsun!"23
Yine O! Daima O adlı şiirde, önceki şiirlerdeki Yunus'a hasret, yerini ona kavuşma mutluluğuna ve aşk ateşine bırakmıştır. Şair, duyduğu aşktan, bu aşkla yanmaktan memnundur. Bu yanış, kalbini temizlemektedir. Benzer temalı Yunus'un Türbesinde şiirinde tasavvuf, şairin iç dünyasını aydınlatan bir kaynak olmaktan çıkar toplumsal bir mesele hâline gelir. Şiirin başında, Yunus'un türbesin harap hâlini tasvir eder. Türbenin parmaklıklarına bağlanan bezleri çiçeklere benzeterek orijinal bir söyleyiş elde etmiştir: "Penceren her mevsimde açıyor türlü renkler: Toz penbe, eflatun, mor, kırmızı, beyaz, sarı, Dert çeken gönüllere teselli bu çiçekleri
Bu çiçekler bekliyor ümit denen baharı."24
Yunus Emre'nin türbesinin halka ümit aşılayan bir fonksiyona sahip olduğunu düşünür ve bunu önemser. Halide Nusret, halk geleneklerinin toplum içerisindeki önemini vurgularken Tanpınar'ın Huzur'unu hatırlamamak imkânsızdır. Huzur'da Mümtaz Sümbül Sinan'da bir yaşlı kadın görür. Bu yaşlı kadındaki "İltica ve ümitsizlik burayı kutsileştirmeye kâfi gelir."25 der. Halide Nusret de benzer bir yaklaşımla Yunus Emre gibi 'manevî vazifelerine inanmış'26 eski şahsiyetlerin toplumda bir dayanak noktası oluşturduğunu düşünür.
Son şiir kitabı Ellerim Bomboş'ta yalnızca tek bir şiir yer alır: Sana Geldim Yunus'um. Yunus'la hemhâl olma hadisesi tasavvufî kelimelerle anlatılır: "Hey Yunus'um sana geldim/Selâm verip selâm aldım,/Varlık ummanına daldım,/Yoklukta yok olanlarla."27
Şiirin ikinci bölümünde tasavvufta çok bilinen şekliyle Yunus'ta yok olmanın nefsi öldürmekten geçtiğini anlatır. Farklı bir hayalle nefsi yok etmeyi -Yunus burada bir isim olmaktan öte temsil ettiği tasavvufî inanç olarak yer alır- 'nefse kefen biçmek' şeklinde ifade eder.
b. Mevlâna
Halide Nusret, Yunus Emre'm28 adlı makalesinde Mevlana'nın Mesnevi'sini, Kur'ân-ı Kerim'den, Hadis-i Şeriflerden sonra, insanları doğru ve ışıklı yola çağıran kutsal kitap şeklinde değerlendirir. Mevlâna, makalenin başında ifade edildiği gibi Halide Nusret'in beslenme kaynaklarından biridir. Şiirlerinde bu beslenme kaynağının yaşıyla orantılı olarak öne çıktığı görülür.
Son Durakta29 adlı şiiri, bu dönem şiirde 'son durak'ı dediği zaman diliminde, Halide Nusret'in kurtuluşu ve huzuru dine, mutasavvıflara yönelmekte gördüğü söylenebilir. Onun bu eğilimi, Ellerim Bomboş adlı son şiir kitabında belirgin bir şekilde görülmektedir. Tasavvufa, dine yöneliş, ölümü yakınında hissediş bu dönem şiirlerinin öne çıkan hususiyetlerindendir. Son Durakta'da, şairin efendim dediği şahsiyete olan özlemi ana temayı oluşturmaktadır. Şair, kendisinden üstün bir varlığa dayanmak ihtiyacı içerisindedir. 'göresim geldi', 'nereye korum', 'öresim geldi', 'düresim' gibi halk söyleyişlerine yer verilen şiir, içerik yönüyle de halk şiirine yaklaşan özellikler taşımaktadır. Bir müridin mürşidine özlemi, onun yolunu takip etme hâli söz konusudur. 'Gümüş merdiven' tamlaması, şairin özlem duyduğu büyüğün Mevlâna olduğunu göstermektedir.
Arz-ı Hâl şiirinde şair efendim nidasıyla bir şahsiyete seslendiğini hissettirir. Şiirin geneline suçluluk psikolojisi hâkimdir: "Yıkılmışım, koma böyle,/Sultanım, suçumu söyle!/Affet beni, himmet eyle,/Ben sana nettim efendim."30
Halide Nusret, Mevlâna'nın ruh dünyasındaki yerini anlattığı bir yazısında31 Mevlâna'nın türbesini ilk ziyaretindeki heyecanından bahseder. Şair, türbeden dönerken hasret yüklüdür. Birkaç ay geçtikten sonra, bir sabah yüreği çarparak uyanır. Dudaklarından Mevlâna'ya duyduğu hasreti ifade eden bir takım mısralar dökülür. Aynı gün Konya'dan resmî davetiye gelir. Şair, bu davetiyeyi iki gözüm efendim dediği Mevlâna'nın kendisini çağırması olarak değerlendirir. Bu olayın etkisiyle Çağır Beni Işıklara şiirini yazar. Şiirde, kötülüklerden, şüpheden, hatalardan arınmak için Mevlâna'ya seslenir ve kendisini ışıklara çağırmasını ister. Şair 'dertli', 'şüpheli', 'yüzü kara'; Mevlâna ise 'derman', 'ışık' ve 'âşık'tır. Mevlâna'ya yönelişini anlattığı bir diğer şiiri Aman Efendim'de32 şair vuslat gülü dermek için sessiz bir geceyi seçer. Mehmet Kaplan şairin ruh hâlini şöyle değerlendirir: "Şiire muhteva bakımından kendini yalnız ve âciz hisseden 'ben'in üstün bir varlıkla birleşmesinden doğan huzur, güven ve saadet duygusu hâkimdir."33
Şiire âhengi kazandıran unsurlardan biri samimi ruh hâlinden doğan lirizmdir. Şair, yalnızlık psikolojisini kurt, in, kuş gibi 'vahşi ve iptidaî tabiat unsurlarından'34 faydalanarak etkili bir şekilde verir. İkinci dörtlükte sabahın olmasıyla şair 'firkatin bahçelerinden vuslat gülü' derer. Sonraki bölümlerde vuslat hâlini anlatır. Vuslat sema ve ney aracılığıyla gerçekleşir.
Şair, Mevlâna'yı bir hayat rehberi olarak görür. Gönül şiirinde Mevlâna'dan önceki geçmişini âdeta siler: "Dinledim de neyden aşk esrarını,/Bir nefeste verdim ömrün varını"35
Şiire başlığını veren 'gönül' tasavvufta önemli bir unsurdur. Aşkın tecelli ettiği yer, Allah'a açılan kapıdır.36 Şair, gönül gibi geleneksel unsurla kendi gönlünün Mevlâna aşkıyla yanma sürecini anlatır. Yıllar yılı kapı kapı dolaşan gönül, Mevlâna'nın aşkıyla dünü, bugünü, yarını şaşırır. Şair tasavvuf şiirinde kullanılan çok yaygın bir mecâz-ı mürselle gönlünü ruhundan ayrı bir unsur şeklinde verir. Gönül, Acaip Meclis şiirinde de aynı benzetme ile işlenmiştir.
Mevlâna konulu şiirlerde, Mevlâna şairin ruhu için bir ışık olarak yer almaktaydı. Mevlâna adlı şiirde, Mevlâna şairin susamış kalbi için sudur. Şairin kalbini alev alev yakan şey ise Mevlâna'nın hasretidir. Halide Nusret, öteki tasavvuf şiirlerinde olduğu gibi kendini bende, Mevlâna'yı efendi şeklinde ifade eder. Bu ifade şekli, dini bir şahsiyet karşısında teslim olmuş, kendi varlığını Mevlâna'nın potasında eritmiş bir ruh hâlini yansıtır.
c. İbrahim Hakkı
Bazı şiirlerde hitap edilen tasavvufî şahsiyet değişir, De Bana şiirinde İbrahim Hakkı'ya seslenir. Bu şiirde yüce bir şahsiyetin kıymeti altında kendini değersiz hissetme ve yetersizlik psikolojisi hâkimdir. Bu şahsiyetin İbrahim Hakkı olduğu tırnak içerisinde verilen "Mevlam görelim neyler neylerse güzel eyler" mısrasından anlaşılır. Mevlâna ve Yunus Emre'den sonra Efendim dediği İbrahim Hakkı'nın büyüklüğü karşısında âdeta ezilir. İbrahim Hakkı'nın "Mevlam görelim neyler neylerse güzel eyler", "Ârif anı seyreyler" sözlerinde kendine ait bir yer bulamaz ve "Ya ârif olmayan neyler?" sorusunu yöneltir. Serbest şekille yazılmış iki bölümlük şiirin ikinci bölümünde beş kez değişik şekillerde bu mânâda soru sorulur. Şairin cevabını alamayacağını bildiği bu soruyu yöneltmesinin sebebi, ârif olamamanın baskısıdır. Arif olamama, irfana ulaşamamayı engin denizlerden engin, yüce dağlardan yüce bir cevr olarak niteler. Cevr, burada iki mânâsıyla da yer alır: Cefa, eziyet, zulüm; tarikat adamının ruhen ilerlemesine mâni olan şey. Şair, iki anlamıyla da cevre tahammül etmek zorundadır.
Sonuç olarak, Halide Nusret'in hayatının değişik safhalarına göre şiirlerindeki temler de değişime uğramaktadır. Son şiir kitabı Ellerim Bomboş'a kadar bazı temler aynı kalmakla birlikte her bir kitapta öne çıkan temler şu şekildedir: Geceden Taşan Dertler'de ferdi duygular, aşk ve millî romantizm; Yayla Türküsü'nde Anadolu ve aile; Yurdumun Dört Bucağı'nda Anadolu ve Ellerim Bomboş'ta din, ölüm ve yalnızlık. Son şiir kitabı Ellerim Bomboş'a kadar din ve tasavvuf konusu memleket konusuna paralel seyreder. Hayatının 'son durak'ı dediği zaman diliminde, Halide Nusret'in kurtuluşu ve huzuru dine, mutasavvıflara yönelmekte gördüğü söylenebilir.
Dipnotlar
Aydınlık Kapı, Halide Nusret'in romanlarından birinin adı olup son baskısı Timaş Yayınlarından çıkmıştır. Bkz: Halide Nusret Zorlutuna, Aydınlık Kapı, (Haz: Betül Coşkun), Timaş Yayınları, 2008.
* Yrd. Doç. Dr. Fatih Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Üyesi.
1. Halide Nusret Zorlutuna, "Din Meselesi", Kadın Gazetesi, 12 Temmuz 1948.
2. "Halide Nusret'in Git Bahar'ını senelerden beri yeni bir lezzetle tekrar okurum, bütün bu manzumeler alkışsız geçtiler; hece vezninden oldukları için mi?" Bkz: Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti Yay., (4. baskı), 1997, s.112.
3. Galip Erdem, "Halide Nusret'le Röportaj", Orkun, nr: 14, Mart 1963.
4. Halide Nusret Zorlutuna, Bütün Şiirleri, (Haz: Betül Coşkun), Timaş Yayınları, İstanbul, 2008, s. 113.
5. Halide Nusret Zorlutuna, "Din Meselesi", Kadın Gazetesi, 12 Temmuz 1948.
6. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergâh Yayınları,İstanbul,1996, s. 341-342.
7. Halide Nusret Zorlutuna, "Din Meselesi", Kadın Gazetesi, 10 Mayıs 1948.
8. Halide Nusret Zorlutuna, "Yine Din Meselesi", Kadın Gazetesi, yıl: 3, nr: 126, 25 Temmuz 1949.
9. Halide Nusret Zorlutuna, "Din ve Ses", Ümid Mecmuası, nr: 15, 1921.
10. Bütün Şiirleri, s. 165.
11. Yolcu ve misafirhane kelimeleri "Ya İlâhi" şiirinde geçer: "Bir misafirhânedir, dünyaya mağrur olmasın / Yolcudur, yollarda şaşkın, çırpınır, avaredir." Bütün Şiirleri, s. 149.
12. a.g.e.s.150.
13. a.g.e.s.149.
14. "Çölde Esen Rüzgâr", Damla, nr: 11, Ağustos 1943.
15. Bütün Şiirleri, s.151.
16. Bütün Şiirleri, s.151.
17. a.g.e.s.152.
18. Bilge Ercilasun, Yeni Türk Edebiyatı Üzerine İncelemeler 1, Akçağ Yayınları, 1997, s. 180.
19. Bütün Şiirleri, s.91.
20. Halide Nusret Zorlutuna, "Yunus Emre'm", Türk Yurdu Yunus Emre Özel Sayısı, nr: 319, Ocak 1966.
21. a.g.m.
22. a.g.m.
23. Bütün Şiirleri, s.89.
24. a.g.e.s.90.
25. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2000, 10 bs., s.190.
26. a.g.e.s.189.
27. Bütün Şiirleri, s. 159.
28. Halide Nusret Zorlutuna, "Yunus Emre'm", Türk Yurdu Yunus Emre Özel Sayısı, nr: 319, Ocak 1966.
29. "Son Durakta", Çağrı, yıl:8, nr.72, 1 Ocak 1964.
30. Bütün Şiirleri, s. 153.
31. Halide Nusret Zorlutuna, "Mevlâna Aman Efendim" Bkz: Vedat Genç, Mevlâna İle İlgili Yazılardan Seçmeler, MEB Yay., İstanbul, 1994, s. 323-324.
32. Şiir iki kez yayınlanmıştır: "Arz-ı Hâl", Töre, nr: 19, Aralık 1972; "Mevlânâ Aman Efendim", Türk Edebiyatı, nr: 12, 31 Aralık 1972; Aman Efendim adlı şiir, Arz-ı Hâl başlığı altında Mehmet Kaplan'ın Şiir Tahlilleri 2 adlı eserinde ele alınmıştır. Bkz: Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2 /Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Dergâh Yay., Ekim 1999.
33. a.g.e.s.566.
34. Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri II, s. 366.
35. Bütün Şiirleri, s. 156.
36. Divan Şiiri Sözlüğü'nde gönlün tasavvuftaki yeri şöyle ele alınmıştır: Tasavvuf gönle çok önem verir. İnsan bütün alemin özü olduğu için insanın hakikati de gönüldür. Bkz: İskender Pala, Divan Şiiri Sözlüğü, Ötüken Yayınları, 1999, İstanbul, s. 153.
Kronoloji / kayıt
Kayıt
2025-08-15 04:38:08