HAKKINDA YAZILANLAR
Esrarengiz bir dişçibaşı
SELİM İLERİ
Zaman Cumaertesi Sayı 99
20 Ekim 2007
Sami Günzberg, Saray’ın dişçisi, Abdülhamid’in, Vahideddin’in, Harem’in dişçisi; sonra Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın, Menderes’in… Dönemler geçiyor, düzen değişiyor, dişçibaşının yeri sapasağlam. Herhalde çok başarılı bir hekimdi diyeceksiniz. Ama bazı tanıklar, hiç mi hiç öyle söylemiyorlar.
Mehmet Varış, sağ olsun, Kitabevi’nin yayınlarını her zaman gönderir. Bu kez zarftan iki kitap çıktı: A. de Rochebrune imzalı, Dilber Kethy’nin Bursa ve İstanbul Hatıratı’yla Rıfat N. Bali’nin kaleme getirdiği bir biyografi; Sarayın ve Cumhuriyetin Dişçibaşısı Sami Günzberg.
Bir biyografi diyorum ama, büyük emek ürünü, göz kamaştırıcı bir biyografi. Hemen vurgulamak isterim.
Oysa önce, İstanbul tutkusundan olacak, Dilber Kethy’nin anılarını karıştırmaya koyulmuştum. Bilmem siz de öyle mi yaparsınız: Bir kitabı okumaya başlamadan önce, evirir çevirir, ön kapağını, arka kapağını iyice inceler, yapraklarını baştan sona tararım. Bursa ve İstanbul Hatıratı’nı birazdan okumak üzere masaya bıraktım ve Sami Günzberg’in yaşamöyküsüne göz atmak istedim. Bir daha da elimden bırakamadım. Şimdi, bu satırları yazarken, sekizinci bölüme kadar (s. 187) yol almış durumdayım.
Sekizinci bölüm çok ‘heyecanlı’ bir bölüm. Çünkü Rıfat N. Bali, bu bölümde, Günzberg’in, çoklarınca olumsuz yönde eleştirildiği, II. Abdülhamid’in mirası meselesinde Günzberg-hanedan ilişkilerini irdeleyecek. Çokları, Günzberg’i, Abdülhamid’in mirasını çarçur etmekle, hatta daha karanlık işler çevirmekle itham etmiş!
Ama biz başlangıca, bu, tuhaf, çok renkli, gizem dolu İstanbul romanına dönelim.
Bali, usta polisiye roman yazarı gibi başlıyor eserine. Kitapta adı sıkça geçecek kişilerin kısa yaşamöykülerini işliyor. İlk isim, yazılarında İstanbul’u -ve Ankara’yı- ikide birde iğneli fıçılara sokup çıkartmış -belki de oralarda bırakmış- Münevver Ayaşlı.
Ayaşlı’nın ismini görüp de kapılmamak elde mi? Münevver Ayaşlı, Günzberg’in, uzun yıllar, “iç ve dış siyasetimizin kulislerinde oynanan bütün oyunlarını ve oyuncularını” bildiğini belirtmiş. Fakat dişçibaşının ağzı sıkılığından yakınmış…
Bali, kişilerden sonra, eserini hangi aşamalardan geçerek bütünleyebildiğini anlatıyor. Sami Günzberg adı karşısına nerede çıkmış, neden ilgisini çekmiş, bu adın çevresinde dolanırken, iz sürerken ne tür bir yöntem uygulamış… Emin olun ki, polisye kurgu devam ediyor. Yazarın upuzun teşekkür listesini bile dikkatle okuyorsunuz. Çünkü oradaki göndermeler, sonraki sayfalar için belki bilgi uyarısı olabilir!
Sami Günzberg daha ilk satırlarda söylentilerle donanmış bir kimlik olup çıkıyor: Saray’ın dişçisi, Abdülhamid’in, Vahideddin’in, Harem’in dişçisi; sonra Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın, Menderes’in… Dönemler geçiyor, düzen değişiyor, dişçibaşının yeri sapasağlam. Herhalde çok başarılı bir hekimdi diyeceksiniz. Ama bazı tanıklar, hiç mi hiç öyle söylemiyorlar. İşte söylentiler başlıyor. Adının açıklanmasını istemeyen bir diş hekimi, dişçibaşının “diplomasız” olduğunu ileri sürüyor, bir başkası -üstelik Günzberg’in asistanı- aynı iddiada.
Dişçibaşının hekimlik başarısı ve değeri, bilgisi, eğitimi tehlikeye girerken; bir ikinci söylenti handiyse skandala yol alacak: Sami Günzberg’in herkese kızkardeşim diye tanıttığı Lili Günzberg’in kızkardeş değil, fakat sevgili olduğunu açık açık belirtenler var.
Derken, demin andığım Abdülhamid’in mirası meselesi devreye giriyor. Rıfat N. Bali, okuru avcunun içine iyice aldıktan sonra, bizi birdenbire Sultan Hamid çağına savuruyor. Tabiî Saray’a giriş hikâyesi de karmakarışık. Hele, son asistanının verdiği bilgiyi okuduktan sonra:
“Annesi Madam Günzberg omuzunda taşıdığı kumaşları şehrin varlıklı hanımlarına satarak hayatını kazanıyordu. Şüphesiz bu şekilde büyük malikânelere girebildi. Büyük bir ihtimalle tanıdığı bu hanımlardan birini dişçi oğluna tedavi ettirdi, bu şekilde Sami üst düzeydeki kişilerin çevresine ve belki de Saray’a girebildi.”
Gerçi dişçibaşının ünlü hastaları, böyle bir ‘bohçacı kadınla oğlu’ söylentisinden konuşmuyorlar; hemen hepsi, Günzberg’in yetkin bir dişçi, handiyse aristokratik geçmişi olan bir kişi olduğunda birleşiyor.
Evet, kim bu adam? Evrakı kaybolup gitmiş. Bölük pörçük bir şeyleri Rıfat N. Bali bin bir güçlükle toplamış.
V. Mehmed’in (Sultan Reşad) torunu Perîzad Osmanoğlu’nun eski eşi Cömert Baykent, dişçibaşı için, “son derece cimriydi” dedikten sonra, miras olayını kurcalıyor ve kuşkularını dile getiriyor. Hanedan ailesinin bazı üyeleri böylesi söylentilerin iftira olduğunu belirtirken, Şehzade Ali Vâsıb Efendi’nin yorumu hayli farklı:
“Devrin büyük adamlarının dişçisi ve aynı zamanda işlerini büyük bir muvaffakıyetle üstüne alıp, alım ve satım meselelerinde yardım maksadıyla suhulet gösterir gibi görünerek bu kimselerin mevki ve servetlerinden azamî istifade eden ve sonunda bu kimseleri kendisine medyun ve muhtaç vaziyette bırakan bir doktordur.”
Evet, hangisi?
Muayenehanedeki muhteşem möbleye bakılırsa, son tanıklık, sonuncu iddia yabana atılacak gibi değil. Çünkü Günzberg’in muayenehanesinde ve evinde Saray artığı birbirinden değerli eşya, yıllar yılı, görenleri, gelip gidenleri büyülemiş. O eşyaları korumak mı istemiş dişçibaşı, yoksa, ta gençliğinden kalma bir ihtirasla mı ele geçirmiş, bellisiz, yoruma açık.
1960’ların ortasına kadar Sami Günzberg diş hekimliğini -elbette öteki faaliyetleriyle birlikte- sürdürmüş. Ünlü hastaları, yalnızca eşyanın görkeminden söz açmıyorlar; birbirinden çarpıcı fotoğraflardan da ille söz açıyorlar.
Bali, fotoğraflardan bazılarını, iz süre süre bulmuş; kitapta yer alıyor. Bazı fotoğraflar, yazık ki kaybolmuş, sadece tanıkların sözlerinde...
Meselâ, “Dolmabahçe Sarayı’nda Sultan Vahideddin tarafından karşılanırken çekilmiş muazzam” (Günzberg ailesinden F. K. Bey’in anlatımı) bir fotoğraf, her zaman, değişen devirlere ve şartlara rağmen, yerli yerinde durmuş. Altemur Kılıç’ın önemli saptamasını alıntılıyorum:
“Sami Günzberg hem Osmanlı hanedanının hem de Atatürk’ün diş hekimi idi. Atatürk ona geldiğinde hanedan mensuplarının fotoğraflarını gizlemeyecek kadar dürüst ve kadirşinastı. Atatürk de bunu anlayış ve takdirle karşılayacak kadar dürüsttü. Babam da Günzberg’in bu tarafından hep takdirle bahsetmiştir.”
Möble, piyano, fotoğraflar, Osmanlı nişanları, bu muayenehane, herhalde o günlerin İstanbul’unda dillere destan bir mekândı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin eski başkanlarından Org. Kâzım Özalp’ın oğlu Prof. Teoman Özalp ise, çok sevimli, sıcak bir anıyla Günzberg bilmecesini katmenlendiriyor: “Muayenehanesine her gittiğimizde adamını Lebon Pastanesi’ne yollar, ablamla bana birer kutu çikolata aldırırdı.” Çikolatalar, ablayla kardeş, seçkin bir babanın çocukları oldukları için mi; yoksa, hiç evlenmemiş dişçibaşının çocuklara sevgisinden mi?
Bali’nin dipnotlarından biri beni alıp çocukluğuma götürdü. Yazar, “Yahudilerin Türk milliyetçiliğini destekleyerek Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasına” sebep oldukları meselesi üzerinde duruyor bu dipnotta (s. XXVII). Bense, adı geçen Lazzaro Franko’ya dalıp gittim:
“Lazzaro Franko ise İstiklâl Caddesi’nde ismini taşıyan ünlü bir mefruşat mağazasının sahibiydi.”
1955 sonrasında Beyoğlu. Cihangir’de oturuyoruz ve sık sık Beyoğlu’na çıkıyoruz. Lazzaro Franko’nun vitrini mevsimden mevsime değişir; yaz için, güz için, kış ve ilkbahar için yeni dekorlar… İşte o günlerde Sami Günzberg’in muayenehanesi de Beyoğlu’ndaymış, Bodui Apartımanı’nda…
Kronoloji / kayıt
Kayıt
2025-08-15 05:26:10