HAKKINDA YAZILANLAR
Boğazlıyan Kaymakamı’na Atatürk’ten vefa 
Tuba Kabacaoğlu 
Aksiyon Sayı: 571 - 14.11.2005 
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in adı Ermenilerle alakalı her konuda geçer. Kimi onu vezir yapar kimi de vatan haini ilân eder. İzmir’de yaşayan kızı Müşerref Gürenci, babası Kemal Bey’in idamından sonra değişen hayatını, kendisini ve ablasını Atatürk’ün neden evlat edinmek istediğini Aksiyon’a anlattı. 
Ne zaman Ermeni soykırımı konuşulsa ya da bu konuda bir makale yazılsa mutlaka Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’den bahsedilir. “Ermenileri katletti” suçuyla idam edilen kaymakamın hayatı da ölümü de hayli ilginç. Asıl dramatik olanı ise hakkında söylenenler. Ölümünden iki yıl sonra Atatürk’ün başkanlığındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından ‘millî şehit’ ilân edilen Kemal Bey’in bugün hayatta kalan tek yakını İzmir’de yaşayan 92 yaşındaki kızı Müşerref Gürenci. İstanbul’un işgalinden tutun Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar birçok tarihî olaya yakından şahitlik eden Müşerref Hanım’ın hayatı bir devrin nasıl yaşandığını gözler önüne seriyor bir bakıma.
Müşerref Hanım’ın babası Kemal Bey’in hikâyesi Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Yozgat mutasarrıfı ve Boğazlıyan kaymakamı olmasıyla başlar. Savaş başladığı andan itibaren bölgedeki Ermeniler, işgalci Ruslarla işbirliği yaparak Türk köylerinde kıyım yapar. Bunun üzerine iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, kazada bulunan tüm Ermenilerin Suriye’ye sevk edilmesini mülkî amir olarak Kaymakam Kemal Bey’e emreder. O da bu kararı uygular. Ancak, bir süre sonra aldığı bu karardan ötürü Kaymakam Kemal Bey yargılanır. Kurulan Kürd Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nde, kış gününde vatandaşları can ve mal kaybına uğrattığı, ayaklarına süngüler bağlayarak ölüme terk ettiği iddialarıyla suçlanır. O ise, “Ben aldığım emri yerine getirdim. Sürgün edilenlere insanî şekilde davrandım. Süngü bağlamadım. Vicdan azabı duymuyorum. Kimsenin ölümü için emir vermedim.” diyerek suçlamalara karşı çıkar. Ancak, bu savunma onun idam kararını engelleyemez.
İnfaz, 10 Nisan 1919’da İstanbul Beyazıt Meydanı’nda gerçekleştirilir. 35 yaşındaki genç kaymakamın son sözü, kesinlikle suçlu olmadığı ve görevini yerine getirdiği şeklinde olur. Çocuklarını vatana emanet ettiğini belirttikten sonra dar ağacına çıkarılan Kemal Bey, üzerinde durduğu iskemleyi kendi ayağıyla iter. Kemal Bey’in kızı Müşerref Hanım, idamdan sonra İstanbul işgal altında olmasına rağmen Türk askerlerinin cenaze törenine eşlik ettiğine dikkat çekiyor: “Cenaze töreni ve idam hadisesi Millî Mücadeleye güç veren olaylar. Bu görkemli tören işgal altındaki İstanbul halkına tekrar birlik ve beraberliği hatırlatmıştır.”
Gümrük müdürü Florlalı Arif Bey’in oğlu Boğazlıyan Kaymakamı’nın ani ölümü ailesini derinden etkiler. Birinci eşinden olan Müzehher (7) ve Müşerref (5) isminde iki kızı ve ikinci eşinden olan kırk günlük oğlu Adnan babasız kalır. Dede Arif Bey ise çocuklardan babasının öldüğünü yıllarca saklar. Zaten kızlar anne-baba olarak dede ve ninesini bilir. Zira, Kemal Bey Karamürsel’de görevlidir ve çocukları doğduktan kısa bir süre sonra daha iyi şartlarda büyümeleri için İstanbul’a gönderir. Kemal Bey işlerinin yoğunluğu nedeniyle uzun aralıklarla da olsa kızlarını görmeye gelir. Müşerref Gürenci, annesinden önce babasının bir evlilik daha yaptığını, bu evlilikten Adnan isminde bir çocuğunun olduğunu; fakat onun üç yaşında vefat ettiğini söylüyor. Müşerref Hanım’ın babasıyla alakalı fazla anısı olmadığı gibi annesini de çok iyi hatırlamıyor. Bunun sebebi ise annesinin ansızın babasını terk etmesi...
İlkokulda babamın kim olduğunu öğrendim
Öz anne Suphi Hanım, İngiliz Ali Bey olarak da tanınan Londra sefirinin kızıdır. Müşerref Hanım annesinin ansızın çekip gitmesini şöyle anlatıyor: “Dedemin yanına gönderilmeden önce annem on üç yaşındaki polis kızı Hatice Hanım’ı sadece benle ilgilenmesi için tutmuş. Babamın zaafı mı yoksa üvey annemin açgözlülüğümü bilemeyeceğim, babam gönlünü kaptırıyor ve onu evimize ikinci eşi olarak alıyor. Annem de evi terk ediyor, İstanbul’daki eniştesinin yanına sığınıyor.”
Hatice Hanım bir süre sonra Kemal Bey’den hamile kalır. Bu sırada altı ay sürecek mahkeme süreci başlamıştır. Adnan, idamdan tam kırk gün önce dünyaya gelir. Ama Kemal Bey oğlunu hiç göremez.
Müşerref Hanım, babasının ölümünden iki yıl sonra ilkokula başlar. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in kızı olduğunu da burada öğrenir. O anı anlatırken gözyaşlarına hakim olamıyor: “Çamlıca Mektebi’ne başladığım ilk gün yoklama yapılıyordu. O dönemde soyadları olmadığı için baba ismi kullanılırdı. Öğretmen Müşerref Kemal diye sesleniyormuş. Babam olarak dedem Arif’i bildiğim için hiç bakmıyordum. Öğretmenim yanıma geldi. ‘Sana sesleniyorum, neden bakmıyorsun?’ dedi. Ben ısrarla ‘Babamın adı Arif’ diyordum. Sonradan kimin kızı olduğumu, babamın yaşadıklarını öğrendim. Müdiremiz, yatılı mektepteki herkesi topladı ve bizi diğer talebelere ‘Millete emanet edilen bu yavrular bizlerle beraber. Babaları millî şehit Kemal Bey’dir. Hepinizin onlara hakiki kardeş gibi davranmanız lazımdır.’ diye tanıttı.”
Müşerref Hanım, çocukluğunun en güzel yıllarını yatılı okulda geçirir. Babasının Boğazlıyan kaymakamı olduğunu öğrenmiş olsa da dedesi ve ninesi gizlemeye devam eder. Bir kez bile babasının adı evde anılmaz. Kardeşler babalarını gazetelerden tanır. Ayrıca anne tarafından da hiçbir akrabayla irtibatları yoktur. On altı yaşındayken küçük kız Müşerref kendi çabalarıyla annesinin ailesini bulur.
Atatürk evlat edinmek istemiş
İdamdan sonra TBMM 19 Ekim 1922’de Kemal Bey’i, Urfa mutasarrıfı Nusret Beyi ve Diyarbakır Valisi Reşit Bey’i ‘şehid-i millî’ ilân eder. Bunun üzerine dede Arif Bey Atatürk’ü makamında ziyaret eder. Orada ‘vatanın babası’ iltifatlarıyla karşılanır. Atatürk, torunlarını evlat edinmek istediğini söyler. Arif Bey ise, “Onlar bana oğlumun bediasıdır. Müsaade edin, bende kalsınlar. Nafakalarını karşılamanız yeterlidir.” der. Bu görüşmenin bir sonucu olarak TBMM’de kanun çıkarılır ve Beşiktaş’ta dört daireli bir apartman, Beyoğlu’nda bir ev ve kayd-ı hayat şartıyla tüm çocuklara maaş bağlanır. Aile, 1923’ten itibaren Beşiktaş’taki apartmana taşınır. Üvey kardeşleri Adnan da zaman zaman yanlarında kalır.
Müşerref Hanım kardeşi Adnan’ı öz ablasından daha çok sevdiğini hatırlatarak, “Üvey annemin hayatımdaki yeri çok önemli. Bize çok baktı. Kendi annemi bilmediğim için onu anne kabul ettim. Yanına gidip günlerce kalırdım. Sonra askeriyede subay katip, aksiliğiyle tanınan Zühdü Bey’le evlendi. Lüleburgaz’a yerleşti. Üç çocuğu oldu, ama hiç mutlu olamadı. ” diyor. Müşerref Hanım’a bağlanan ilk aylık 7 liradır. Giyimine düşkün olduğu için maaşını şık ayakkabı, çanta, çorap ve süs eşyaları alarak harcar. O dönemde en şık ve pahalı eşyalar Beyoğlu’nda satılır ve bir ayakkabı en fazla 4 liradır. Maaşı zamanla yükselir. Bugün aldığı maaş ise üç ayda 600 YTL.
Evimiz matem yeriydi
Kemal Bey’in idamı ailenin hayatını değiştirir. Müşerref Hanım, çocukluğunun geçtiği evi ‘matem yeri’ olarak tanımlıyor. Çünkü bu evde idam gününden sonra hiç müzik çalınmamış, gülünmemiş, nine ve dede sürekli siyah giysiler giymiş. Herkesin acısını içine attığı bu dönemde Müşerref ve Müzehher kardeşler müzik sesine hasrettir. Oturdukları apartmanda o dönemin en zengin alaturka ailelerinden gelen cılız piyano, keman sesiyle iktifa ederler. Herkesin evinde olan gramofon bile onlarda yoktur. Bu matem dolu evden zaman zaman sıkıldığını söyleyerek, lafı amcası Münir’e getiriyor: “Amcam gençti, eğlenmek istiyordu. Ama bizim evde bu mümkün değildi. Dans modası başlamıştı. Herkes farklı farklı danslar öğrenmenin peşindeydi. Amcam Münir de, evin dışında farklı mekanlarda dedem ve ninem hariç ailenin tüm fertlerini haftada bir kez toplardı. Dans dersi vermek için madam gelirdi. Saatlerce müzikler çalınır, dans edilirdi. Büyük masalarda yemekler yenir, bütün gün böyle geçerdi. Biz de o toplulukta uslu uslu otururduk. Çok mutlu olurdum. Sonra komşularımızdan etkilenerek piyano dersleri almaya başladım. Evde piyano çalmak yasak olduğu için yeterince başarılı olamadım. Çocukluğumuz, bizi çok seven insanlar arasında geçti, lakin çocukluğumu yaşlılarla birlikte geçirmek benim üzerimde hoş bir tesir bırakmadı. Ninem 50 yaşındaydı; ama üzüntüden çökmüş, 80 yaşında gibiydi.”
Ablası Müzehher’le pek anlaşamayan Müşerref Hanım, kendini hep ‘garip’ hisseder. Dedesi torunlar arasında ayrım yapmazken ninesi sürekli ablasının üstüne düşer. Ablası yaptığı yaramazlıkları bile suçu olmadığı halde onun üzerine atar. Kendini de bir türlü savunamaz. İçinde yaşadığı mahcubiyet hep buna engel olur. Yalnız dilden dile dolaşan “Kemal Bey en çok Müşerref’i severdi.” cümlesi onu biraz rahatlatır. Üstelik babası idam edilmeden az önce kızı Müşerref’i kucağına alıp öpmüştür. Son güne ait en önemli ayrıntılardan biri de Kemal Bey, çocukları dedesine emanet ettiğini ve kesinlikle siyasete atılmalarını istemediğini söyler. Kırk günlükken babasını kaybeden Adnan, siyasete atılmak ister. Fakat seçilecek adaylar içinde yer alabilmesi için 5 bin lira vermesi gerekir. Babasının vasiyeti yerini bulmuş olacak ki bu parayı denkleştiremediği için siyasete giremez. Devlet memuru olarak hayatını devam ettirir. Müşerref Hanım, ilköğrenimini bitirdikten sonra orta kısım mektebine gitmek ister. Fakat o dönemde orta kısmı bitirene mecburi hizmet şartı vardır. Dede Arif Bey, bu nedenle okula göndermez. Aile dostları, mecburi hizmet şartı olmadığından Fransız mektebini tavsiye eder. “Müşerref’in gavur okulunda ne işi var.” diyen Arif Bey, sonunda torununun kaydını Çamlıca Kız Lisesi’ne alır. O dönemde toplum yavaş yavaş farklılaşırken bu gidişattan Müşerref Hanım da etkilenir. Okullarının karşısında erkek lisesi vardır. Kız arkadaşları sürekli bu okulun öğrencileriyle meşguldür: “Muhafazakar bir ailede büyüdüğüm için ortamı hiç sevmedim. Mezun olmama iki ay varken okulu bıraktım. Dedem vefat etmişti, ninem de cahil bir kadındı, ısrar etmedi. 18 yaşında askeri doktor İhsan Bey’le evlendim. İki oğlum dünyaya geldi.”
Babam görevini yaptı
Eşinin görevi nedeniyle birçok il dolaşan Müşerref Hanım, Lüleburgaz, İstanbul derken bir yıl da Sarıkamış’ta kalır. İstanbul’da yetişmiş biri olarak Sarıkamış’ı çok sever. Fakat çevresindekiler iyi şartlarda yaşamaya alışmış Müşerref Hanım’ın Sarıkamış’ı bu kadar sevmesini anlayamaz. Kendisi ise orada yaşadığı dönemi ‘romantik’ olarak tanımlıyor. Sıtma hastalığına yakalanıp aşırı kilo vermeye başlayınca geri dönmek zorunda kalırlar. Bu sefer tayinleri Ankara’ya çıkar. Eşinden dolayı burada protokole dahil olduğunu belirterek, “İmkan dolu bir yaşamım oldu. İhsan, benim bir dediğimi iki etmezdi. Hayatımda istediğim her şeyi elde ettim. 63 yıl önce İzmir’e yerleştik ve eşim şehrin iki doktorundan biriydi. Albay olmasına bir ay varken askeriyeden ayrıldı.” diyor.
Kaymakam Kemal Bey her ne kadar mili şehit ilan edilse de toplumda onun Ermenileri öldürdüğünü düşünenler vardı. Hatta Kemal Bey’in adı ‘kasap’ idi. Müşerref Hanım zaman zaman farklı tepkilerle de karşılaştığını belirterek, babasına kasap denilmesinden üzüntü duyduğunu söylüyor. Müşerref Hanım’a göre yapılanlar soykırımı değildi. Babası sadece vazifesini yerine getirdi. Yol çok uzun olduğu için ölümler yaşandı. Hayatını yitirenler arasında Türk askerleri de vardı. Ama bütün bunlar dünyaya ‘katledildi’ şeklinde anlatıldı. “Soykırımı yapıldı” iddiasını dile getirenlerin yeterince bilgili olmadığını belirterek, “Atatürk’ün çıkardığı kanun, tehcirden sorumlu tutulan üç Türk bürokratın kasap değil, millî şehit olduğunu ilan etmiştir. Yani siz bu kanunu yok sayarak Ermenilerin toprak taleplerine, hak iddialarına olur cevap veremezsiniz. ‘Evet soykırım yapılmıştır’ diyerek özür dileyemezsiniz. Orhan Pamuk, Halil Berktay gibi isimler kanunları yok sayıyor.”Diyor.
Müşerref Hanım, babasının idam kararının İngiliz etkisiyle alındığını iddia ediyor. İstanbul’un işgal edilip Damat Ferid Hükümeti’nin iş başında olduğu bir ortamda, Kürd Mustafa Divan-ı Harbi’nin bir düzmece mahkeme olduğunu vurguluyor: “İki mahkeme oluyor. Birinde beraat ediyor ikincisinde idam kararı veriliyor.” Müşerref Hanım, bu noktada ilginç bir ayrıntıya dikkat çekiyor: “Babamın erken davranması Boğazlıyan halkının imha edilmesini de önlemiştir. Babama Ermeni çetesinden biri gelerek ‘yarın Ermeniler size saldırıp kıyım yapacak’ diyor. Babam bütün memurları topluyor ve tehcir o an başlıyor. Babam, başarısı nedeniyle mutasarrıf yapılıyor. Sonrada ‘onları sen öldürdün’ diyorlar.”
Müşerref Hanım babasının idamının, “Türkler Ermeni katliamı yaptı” tezine kanıt olarak gösterilmesinden rahatsız: “Türkler, suçlu olduklarını kabul ediyorlar ki yargıladılar, idam ettiler denildi.” Ona göre, bu konuda siyasiler suçlu. Soykırım iddialarına karşılık Kemal Bey’in “millî şehit’ unvanı aldığı söylenebilirdi. O dönemde yapılanları ‘kurban siyaseti’ olarak nitelendirerek, “Kimi gözlerine kestirdilerse yargılayıp idam ettiler.” diyor.
İzmir’de yaşayan 92 yaşındaki Müşerref Hanım’ın hayatı şimdilerde tarihî bir müzeyi andıran evinde sessizce geçiyor. Tüm yakınlarını kaybetmesine rağmen elindeki fotoğraflara bakarak geçmişle özlemini gideriyor. Babasının fotoğraflarına bakarak son sözlerini söylüyor: “Fertler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.”

Kronoloji / kayıt

Kayıt
2025-08-15 05:34:29