SÖYLEŞİ
Tüketim hırsı huzur bırakmadı 
sondevir 31 Aralık 2012
Mimar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı Avni Çebi insanların madde üzerinden yarışa girdiğini söyledi. Çebi "İnsanların barınma gibi en basit ihtiyacını karşılarken, markaya ve hazza dayalı bir davranış kalıbı dayatılıyor. İnsanlar bunların peşinden koşarak yoruluyorlar" dedi. 
KÖYLER BOŞALDI, ÜRETİM DÜŞTÜ
İnsanların konfor satın aldıklarını zannederken hayatlarının ipotek altına alındığını belirten Çebi, köyden şehre inenlerin de mutlu olamadıklarını savundu. Çebi "İnsanlar köyleri terk ettiklerinde toprağa yabancılaşıyorlar. Çiftçi olan insan, şehre geldiğinde vasıfsız işçi oluyor" diye konuştu.
İnsanlara tüketime yönelik bir ideoloji dayatılıyor
Mimarlar ve Mühendisler Grubu Genel Başkanı Avni Çebi “Bir ülkede konut fiyatlarındaki aşırı şişme gelir adaletsizliğini beraberinde getirir. Uzun vadeli borçlanmalar yüzünden piyasaya para enjeksiyonu yapılamıyor. Halk için gelir berekete değil, eziyete dönüşürken para, belli insanların elinde toplanıyor. Konut fiyatlarının şiştiği her yerde ciddî ekonomik krizler olmuştur. İspanya, İrlanda, Japonya, Amerika, Singapur, Kore bu örneklerdendir. Türkiye konut fiyatları şişmiştir, biraz daha şişebilme yeteneği patlamayacağı anlamına gelmez” dedi.
Türkiye’de eğitim, sağlık, adalet gibi konular üzerinde duruluyor. Sizce mimarî tartışılmayacak kadar insan hayatı üzerinde etkisiz mi?
Tam tersi. Bu konuyu mimarî ve şehir planlamacılığı olarak ikiye ayırmak gerekir. Mimarî, binalar üzerinde yapılan bir uygulamayken, şehir planlamacılığı ise topografya üzerinde insanların demografik değerleri gibi özellikler hesaba katılarak yapılan tasarımdır. Mimarî ve şehir planlamacılığı kendi başına bir ideolojidir. İnsana bir şey söyler, bir şey dayatır. Bir mekânı tasarlarken orada yaşayan insanların nasıl hareket edeceklerini de belirlemiş olur. Yerleşim yerlerinin site olması, odası sayısı, dükkânların binaların altında olması gibi mekân özellikleri insanları belli bir davranış kalıbı içine sokar. Bu davranışlar belli bir süre sonra insanların düşünceleri ve halleri olur. Bunların birleşiminden toplumsal kültür ve yaşam biçimi ortaya çıkar. Aslında dünyada en büyük ideoloji mimarî ve tasarımdır. İnsanlar ya inandıkları şeyleri tasarlarlar, ya da tasarladıkları şey onları bir şeye inandırır. Meselâ Sovyet sisteminde mimarî tasarım bloklar, apartmanlardı. Giriş çıkışları kontrol edilen bu yapılar eşitlik adına inşa edilmişti.
Türkiye’de şu anda mimarîyi hangi ideoloji inşa ediyor?
Türkiye’de marka ve imaja dayalı bir yapılaşmadan dolayı insanlara tüketime dayalı ideoloji dayatılıyor. Dolayısıyla insanlar tüketim ve hazzın üste çıktığı bir yerde manevî olandan çok, madde üzerinden yarışa giriyor. Madde olan şey ise, metalaşmış imajlardan, markalardan oluşuyor. Mimarî alanda markalı konutlar bunun en güzel örneğidir. İnsanların barınma gibi en basit ihtiyacını karşılarken, markaya ve hazza dayalı bir davranış kalıbı dayatılıyor. Yenilenen imajlar ve markalar nedeniyle insanlar hayatları boyunca bu değerlerin peşinden koşarak yoruluyorlar.
İnsanlar çoğu kez konfor satın aldıklarını düşünürken, aslında hayatlarını ipotek mi veriyorlar?
Artık insanlar evlerini gerçek olmayan değerler üzerinden alıyorlar. Bugün iki yüz bin liraya satılan konutla yedi yüz bin liraya satılan konut arasında temel malzeme kullanımı açısından büyük fark yoktur. Ancak kullanılan malzemeye ve ortaya çıkan daireye giydirilen imajlar yüzünden satış fiyatlarında büyük farklar oluşuyor. Meselâ, İstanbul’da Adaları gören bir dairenin reklâmında “üç oda bir salon” cümlesi kullanılarak imaj giydirilmiş oluyor. Bu çağ gerçek değil, sanal değerler çağı. Bunun insanlığa ne tür faturalar çıkardığını sorgulamak gerekir. İnsanlar evleri, artık bir yuva bir huzur ortamı değil, adeta şov mekânı oluyor. Bunun yanlış olduğunu insanlar bedeller ödeyerek öğreniyorlar.
Türkiye’de geleneksel mimarîyle insanların taleplerine cevap vermek mümkün mü?
Önemli olan insana yakışanı ve insanî ölçeği yakalamak… Mimarîde önemli olan insanın yaş, hastalık v.b. nedenlerle dinamik seyreden hayatıyla statik binalar arasındaki uyumu sağlayabilmek. Şehirde on katlı, yirmi katlı binalar tasarlanırken, yaşlanacağımız, hastalanacağımız hesaba katılmıyor. Binalarda sedyenin girebileceği asansörlere rastlamak mümkün değil. Bunun yanında binaların ekolojik sisteme, dünyada ortaya çıkacak siyasî sorunlara ve doğal afetlere karşı da uyumlu tasarlanması gerekir. Bir savaş ya da doğal afet sırasında çok katlı binalardaki insanların temel ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağının cevapları verilmelidir. Bunların yanında, artık Türkiye işyeri ve barınma ihtiyacını karşılayan mimarî politikaları birbirinden ayırmalıdır. Bu yapılmadan Türkiye’de sağlıklı bir kentleşme üretmemiz mümkün görünmüyor.
İstanbul’da yatay bir yapılaşmayı mümkün görüyor musunuz, yoksa fırsat kaçmış mıdır?
Bu planlamalar yapılırken, önce bölge, sonra şehir, daha sonra ise ilçe ve mahalle ölçeklerini değerlendirmek gerekir. İstanbul için çok geç değildir, çünkü insanın olduğu yerde her zaman umut vardır. Türkiye ise, şehirleşme politikalarını zamana yayarak nüfus yoğunluğunu dağıtabilir. Artık Türkiye’nin kentsel dönüşüm konusunda hata yapma lüksü yoktur. Bu kentsel dönüşüm imkânını bir fırsat bilmemiz lâzım, bunu taraflar müteahhit veya konut sahipleri olarak bir fırsatçılığa çevirirsek, Türkiye’ye gelecek adına yazık ederiz.
Kentsel dönüşümün yeterince tartışıldığını düşünüyor musunuz?
Kentsel dönüşümde acele etmeden insanlara huzur ve barış içinde yaşayacakları mekânların tasarlanması gerekir. Meselâ, eğitimde yaş sınırının düşürüldüğünü biliyoruz ve eğitimde sürekliliği konuşuyoruz. Bizim artık ilkokulun ilk dönemlerindeki bir çocuğa göre şehrimizi tasarlamamız gerekir. Çocukla mahalle ve okul arasındaki ilişkiyi doğru kurmak lâzım. Çocuğun ilk sosyalleşme mekânı olan okula yürüyerek gitmesi gerekir. Okulların çocuğun yaşına ve adımlarına uygun, ergonomik olarak küçük inşa edilmesi gerekir. Çocuğun anne ya da babasıyla okula gitmesi, ebeveynlerin çocuklarını okullarından alması ya da servis araçlarının olması maddî ve manevî bir israftır. Böylelikle sosyal bir maliyet bedeli ortaya çıkar. Eskiden mahallelerin merkezinde olan camilerin yanında sübyan mektepleri varmış…
Şimdi buradan cami-okul tartışmaları akla gelecektir. Cami okul karşılaştırmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu ülkede cami de olacak, okul da olacak. Bütün kurumların birbirine bakan yüzleri olması gerekir. Birbirini ötekileştirmemeli, birbirine güç ve kuvvet vermeli. Biri diğerini beslemeli.
TOKİ’nin yapı politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? İstanbul’da yoksul insanlar şehrin dışına çıkarılıyor görüşüne katılıyor musunuz?
Şehrin stresinden sıkılan üst gelir grupları için Ataşehir, Başakşehir, Bahçeşehir gibi yerleşimler dizayn edildi. İnsanlar çok katlı binalarda kalsalar bile, dışarı çıktıklarında yürüyebilecekleri, çocuklarını oynatabilecekleri alanlar buluyorlardı. Yıllar ilerledikçe insanlar şehrin kendine sunduğu çoğulcu kültürü ve imkânları özlemeye başladılar. Buna yeni yerleşim yerlerine gidişte yoğunlaşan trafik de eklendi. Artık üst düzey grupları terk ettikleri şehre dönmek istediler. Sur içinde ya da Taksim gibi yerlerde ikame eden yoksul insanlar oturdukları yerlerden çıkarılarak buralara zenginlerin yerleşmesi için planlar yapılmaya başlandı.
Öbür taraftan şehre geri dönmek isteyen insanlara bu konutlar oldukça yüksek fiyatlara satılmaya başlandı. Diğer taraftan ise şehir dışına çıkarılan yoksul insanlar yüksek gelirli insanların terk etmek istediği mekânlara değil, sosyal amaçlı yapılara yerleştirildiler. Bu açıdan bakıldığında kent içinde büyük göçler yaşanıyor. Değişen kentler sosyal hayatlarımızı dönüştürüyor. İleriye doğru toplumu nereye evirdiğimizi fark etmemiz gerekir.
Ülke bazında düşünüldüğünde TOKİ iklim, kültür ve sosyal çevre farkı gözetmeden her bölgeye aynı konutları yapıyor. Meselâ Urfa gibi sıcak bir şehre cam giydirmeli bina yapmak, binayı soğutma adına büyük enerji kaybına yol açacaktır.
Şehirleşme açısından terk edilen köyler hakkında ne söylemek istersiniz?
İnsanlar köyleri terk ettiklerinde toprağa yabancılaşıyorlar. Çiftçi olan insan, şehre geldiğinde vasıfsız işçi oluyor ve sabah sekiz, akşam sekiz gibi yoğun mesailerde asgarî ücretle çalışmaya mecbur kalıyorlar. Köyde üreten ve değerli bir insanken şehre gelince değersizleşiyorlar. Öbür taraftan sürülmeyen topraklar verimsizleşiyor, kullanılamayan yetenekler köreliyor. Devletin bunları öngörmesi gerekir.
Türkiye, köylü insanın bilgeliği ve kültürüyle, ziraat ve endüstri mühendisinin bilgi ve teknolojisini birleştirirse, doğru değişimi gerçekleştirebilir. Yoksa insanlar emekli olmak adına senelerce köle gibi şehirlerdeki işyerlerinde çalışmaya devam edecekler. Ne adına geleceğimi garanti altına alacağım, bir emeklilik uğruna. Öbür taraftan insanların şehre yığılması tek tipleşmeyi de beraberinde getirdiğinden bir durağanlık ortaya çıkar, toplumsal ve ekonomik dinamizm yok olur.
Dindarların korumalarla çevrili sitelerde oturmasını sosyolojik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir kere açık uçlu ve geçişken bir toplumsal yapılaşmayı kurmamız gerekiyor. Bizim kültürümüzde yoksulla zengin aynı mahalleyi paylaşmışlardır. Böylelikle insanlar birbirlerinin hallerinden anlayabiliyorlardı. İnsanları ekonomik, sosyal ve eğitim düzeylerine göre ayrıştırmamamız gerekir. Belli bir sosyal, ekonomik, siyasî görüşten insanlardan oluşan siteler oluşturmak insanları sterilize eder. Bu sağlıklı toplumun oluşmasına en büyük engellerden biridir. Çünkü mekân sterilize edildikçe diğerlerine yönelik bir ötekileştirmede beraberinde gelir. Bu nedenledir ki Türkiye’de toplumsal barışa katkısı olan kurumların başında kamu okulları ve kamu üniversiteleri gelir. Her görüşten, her ekonomik düzeyden ve coğrafyadan çocuklar bir arada yaşamayı öğrenirler. Farklı fikirlerin buluşmasından yeni sentezler ortaya çıkar.
Güncel tartışmalara girersek, Çamlıca’ya cami konusundaki görüşünüz nedir?
Kamu yöneticileriyle geniş halk kitleleri arasında yeni bir konsensüs arayışı var. Bugün son yüzyılın birikimlerini ortaya koyan cami inşa edilememiştir. Cami mimarîsi tek başına malzeme kullanımı değil, aynı zamanda büyük bir bilgi ve kültür birikiminin harmanlandığı, maddî malzemelerle ortaya çıkarılmış uhrevî bir eserdir. Bu açıdan bakıldığında Çamlıca’ya cami yapılmasını normal karşılıyorum. Fakat bunun Osmanlı dönemi camileriyle yarışmasına gerek olmadığını düşünüyorum.
Bugünkü dünyanın bilgi, kültür, teknoloji, malzeme ve mimarî birikimini harmanlayan doğru ölçeklerde bir camiye sıcak bakıyorum. Ancak bu öyle bir projelendirilmeli ki Türkiye çapında yarışmalar düzenlenmeli, bu projede çalışmayı düşünen mimardan tezyinatçıya, mühendisinden peyzajcıya herkesi heyecanlandırmalı. Belki bugün Mimar Sinan yok, ancak kolektif akılla doğru ve güzel işler çıkarılacağını düşünüyorum. Yapılacak caminin minare sayısı üzerinden anlamlar üretmeyi de doğru bulmuyorum.
Mimar Sinan Süleymaniye’yi yapmış, ancak hemen Boğazın karşısında Üsküdar’da denizin kenarına halk arasındaki deyimiyle “Kuşkonmaz camii” olan Şemsipaşa Camiini çevreye uyumlu küçük bir cami olarak inşa etmiştir. Bu onu küçültmüyor. Daha büyük cami yapmak yöneticileri ve mimarları daha büyük yapmaz. Zamanın ruhuna ve çağın insanının ihtiyacına uygun olanı çevreyle uyumlu yapmak esas alınmalıdır.
Türkiye’deki emlâk piyasasının krize sebep olabileceğini düşünüyor musunuz?
Bir ülkede konut fiyatlarındaki aşırı şişme gelir adaletsizliğini beraberinde getirir. Uzun vadeli borçlanmalar yüzünden piyasaya para enjeksiyonu yapılamıyor. Halk için gelir berekete değil, eziyete dönüşürken para belli insanların elinde toplanıyor. Konut fiyatlarının şiştiği her yerde ciddî ekonomik krizler olmuştur. İspanya, İrlanda, Japonya, Amerika, Singapur, Kore bu örneklerdendir. Türkiye’de konut fiyatları şişmiştir, biraz daha şişebilme yeteneği patlamayacağı anlamına gelmez.
Bir başka önemli husus da devletin araziler üretip bunu halka sunmasıdır. Türkiye yüz ölçümü bakımından birçok Avrupa ülkesinden daha avantajlı durumdadır. İngiltere’de kilometrekareye düşen insan sayısı Türkiye’nin dört katı olmasına rağmen, doğru bir kentleşmeyle yoğunluk hissedilmez düzeydedir. Aynı şekilde Almanya’nın nüfusu 81 milyon civarında, toprakları ise Türkiye’nin yarısı kadar ve nüfus yoğunluğu Türkiye’nin 2.3 misli ve aynı zamanda bir sanayi ülkesidir. Siz orada ailelerin çoğunun müstakil evlerde veya az katlı apartman denmeyecek binalarda yaşadığını görürsünüz. Türkiye ise, yerleşime uygun boş coğrafyası olmasına rağmen, yoğun bir şehirleşme ve çok katlı apartmanlarda hemen bütün şehirlerimizde yaşadığını görmekteyiz.
Öbür taraftan ise kamunun yaptığı bazı yatırımlar ve imardaki emsal artışlarıyla yükselen arazi fiyatları nedeniyle ortaya çıkan maddî değerin kamuyla paylaşılması için kanunî düzenlemeler yapılmalıdır. Diyelim ki, Üçüncü Köprü nedeniyle değerlenecek arazilerin geliri bir şekliyle kamuya aktarılmalıdır.

Kronoloji / kayıt

Kayıt
2025-08-15 05:48:49