HABER
MUHSİN İLYAS SUBAŞI’NIN
60. HİZMET YOLCULUĞUNA VEFA MADALYASI TAKILDI!
Edebiyatçı hizmetini ‘beni tanısınlar, kabullenip eserlerimi okusunlar’ diye yapmaz, yapmamalıdır da. Siz eserinizi ortaya koylarsınız, sizin eserlerinizden beslenen insanlar çevrenizde bir okur halkası oluşturur. İşte bunlar sizin takipçilerinizdir ve gerçek anlamıyla da sizi hayata bağlayan insanlardır. 1918 Üstün Hizmet Ödülüne bizi layık gördü. Arkasından Kül-tür Bakanlığı’nın talimatıyla, İl Kültür Müdürlüğü ve Türkiye Yazarlar Birliği Kayseri Şubesi, bizim için bir “vefa” programına karar verdi. Bu program, 7 Nisan 2018’de Kültür Müdürlüğü Salonunda icra edildi. Burada, gelip çalışmalarımı anlatan dostlarımın fedakârlığı hiçbir şeyle ölçülemez. Benim gerçek anlamıyla madalyam, bu gönül dostlarımın o salonda bir araya gelmiş olmalarıydı. Güzel bir program oldu, beni yüreklendirici önemli tespitlerde bulunuldu.
Bu toplantının dışa yansıyan yüzünü de burada sizlerle paylaşmayı arzu etti. İşte konuşulanlar ve arkasından yazılanlar:
“Sn. Subaşı’na Vefamız İçin Bugün Buradayız”
İl Kültür ve Turizm Müdür İsmet Taymuş, çok özel bir gecede bir araya gelindiğini belirterek “Vefa gerçekten bir toplumun en önemli değerli yargılarından bir tanesidir. Toplu-mu mutlu eden ve güçlendiren temel öğelerden birisidir. Bu şehrin zirve şahsiyetlerine, bu şehrin manevi dehalarına bizler de vefamızı göstermek üzere Muhsin İlyas Subaşı Ağabeyimi-ze hep beraber vefa gecesi düzenledik. Bu şehre odaklanmış, öyküleri romanlaştıran, şiirleriyle, inceleme, araştırma eserleriyle Muhsin İlyas Subaşı’na teşekkür ediyoruz. Bizim gerçekten bu vefa gecesi düzenlememiz bu zirve şahsiyete az bile. Borçlarımızı bir tek vefa gecesi ile ödeyemeyiz. Vefa gönülde olan bir şeydir. Vefayı gönülden taşıyan vefalı dostlar da bura-da. Şehre hizmet edenlere vefa geceleri düzenliyoruz. Muhsin İlyas Subaşı, burada itiraf edeyim, böyle bir anma programının da ötesinde önemli iltifatlara layıktır.” ifadelerini kullandı.
“Medeniyetimizi Sözcüsü Muhsin İlyas Subaşı!'”
TYB Kayseri Şube Başkanı Selim Tunçbilek Muhsin İlyas Subaşı’nı tanıdığımda on beş yaşında bir çocuktum. Ülkü Ocaklarında rahmetli Erdoğan Tanrıöver’in yanında Doğuş dergisinin ufak tefek işlerini yapıyor, böylece edebiyata ve yazıya olan tutkumu dindirmeye çalışıyordum. Küçük Dergi, benim edebiyat açlığımı gideren bir başka dergi oldu. Küçük Dergi’nin çıkacağı günleri sabırsızlıkla beklerdim. Derginin bırakıldığı kitapevlerine günde üç kez uğradığımı bilirim. O zamanlar Emirgan parkının arkasında Kolej caddesinde otururduk. Evimiz şehre yürüme mesafesindeydi. Yalnızca dergiyi aldığım günler otobüsle eve dönerdim. Durakta otobüs gelene kadar dergiyi okuma zevkimi ve heyecanımı tarif edemem. Sonra otobüste en arka köşede şiirlerin içime doldurduğu yaşama sevincini görmeliydiniz. Emirgan parkının arka sokağındaki evimizin iki yüz metrelik mesafeyi yürümek benim için dayanılması zor, hayatımın en uzun işkencelerden biriydi. Bazen bu işkenceye daha fazla tahammül edemez, dergiyi yolda okuyarak gelirdim. Babam ve annem evimizin balkonundaysa beni görüp halime gülerlerdi. En çokta bakkal Ziya amca! Bazen mahallemizden muzip arkadaşlarım önüme iki büklüm engel olarak çıkarlardı. Hiçbirinin üzerinden düştüğümü hatırlamıyorum.
“Sanatı Bir Tohum Gibi Gördü”
İslam’ın anlaşılmasında en önemli rolü oynayanların şairler olduğunu ifade eden Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Alim Yıldız, şöyle konuştu, “ Şiiri yazmak kadar okumak da sanattır. Herhangi yerde okunan bir şiirin daha okurken Muhsin Abiye ait olduğunu bilirler. Necip Fazıl’ı, Akif’i bildiğimiz gibi. Sanki kendisini arayan bir gazelhandır Muhsin İlyas Subaşı. Bir secdelik dünyalık coğrafyaya değişmem sözü önemlidir. Şair için sanatçı için bu söz çok önemlidir. Bu topraklara sadece vefa görmedi, bu toprakları ileriye de taşıyandır Muhsin İlyas Subaşı. Allah kalemine güç kuvvet versin. Nice eserler nasip eylesin. Muhsin abi sanatı bir tohum gibi görmüştür. Tohum çatlayıp filiz verecek filiz fidan olacak, fidan büyüyüp ağaç olacak. İyi ki varsın vefalı dost.”
“Ruh İle Yazılan
Şiirin Adıdır Subaşı”
Muhsin İlyas Subaşı’nı bir doktora tezi olması için çalışma yaptırdığını belirten Erzurum Atatürk Üniversite-si Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdoğan Erbay, şöyle konuştu; ”Muhsin İlyas Subaşı gibi sanatkârlar olmasaydı akademisyenler herhâlde ekmek yiyemeyeceklerdi. Kendim sanatkârların, yazarların, şairlerin yazdıkları ile geçiniyorum. Her hâlükârda müteşekkirim. Subaşı şiirleri ile alakalı bir hayli yazılar kaleme aldım. Muhsin İlyas Subaşı gibi yazarlar aslında milleti ve devleti için konuşan insanlardır. Eğer söz bir ahit ise Muhsin İlyas Subaşı’nın şiirleri de ahittir tabi ki bana göre. Ahit yerine getirmek manasını taşır. Subaşı’da yazdıkları yazılar ve şiirleri ile ahitlik yapmış yani yerine getirmiştir. Düşünen şiir eğer bize hayal kurduruyorsa, bunu şiir kabul etmişiz demektir. Yaşanıp da yazılan şiirleri hayatımıza yansıtamadık maalesef. Ruh ile yazılan şiirin adıdır Muhsin İlyas Subaşı.“
“Ahtapot Romanı 100 Temel Eser Arasında Olmalı”
Dr. Esra Kürüm, Vefa gecesinde yaptığı konuşmasında Muhsin İlyas Subaşı’na yazdığı kitabı hakkında bilgi verdi. Kürüm şunları kaydetti; “Kendimi karanlık bir zamanda gördüğüm anda karşıma Muhsin İlyas Subaşı çıktı. Bir romanını okudum, önünde kilitli kapılar yoktu. Hiç tanımadığım birisinin eserlerini konuşmak için telefonla aradım. Beni telefonda o kadar büyük bir kabul ile karşıladı ki evet ben bu işi ‘Muhsin İlyas Subaşı hocamla yapabilirim’ dedim. Subaşı kendini gizleyen bir yazar değildi. Ben kitaplarını okurken kendimi okur gibi okudum. Muhsin İlyas Subaşı’yı okurken memleketin toprağında gezer gibi oldum. Dinlerken kendisini annemin ayaklarına başımı koymuş gibiydim. Tastamam bizleri anlatan şiirleri var. Subaşı benim babam gibi biriydi aslında. Subaşı çalışırken hiç yabancılık çekmedim. Düğüm çözmek zorunda değildim. Yaptığım iş çok kolay oldu. Subaşı’nın şiirleri düşünen şiir, okunan romanları misyon romanlarıdır. Muhsin İlyas’sın ilk temel 100 roman arasına Ahtapot romanının mutlaka girmesi gerekir. Özgün bir kurgusu olması, bu manada temel eserler arasında yer almasına yetecek kapasitededir. Üstelik bütün ülke gençliğinin istifade edeceği mesajlarla dolu bir romandır. Böyle bir eseri ilgili bakanlıkların dikkate almasını arzu ediyorum.”
“Her İşin Bir Siyasası Bir de Piyasası Vardır!”
Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Özkan ise; “ Benim dahi haberimin olmadığı 40 yakın eseri yazan edebiyatın kalemlerinden elbette adı Muhsin İlyas Subaşıdır. 60 yıla sığdırılan 40 eser olağan üstü bir emek demektir. Çok küçük yaşlarda hayata gazetecilik ile başlıyor. Gazete ve dergilerde yayımlanmış yüzlerce yazısı olan birisi olduğunu biliyorum. Yazma yeteneği her ne kadar gazeteciliği ile alakalıysa da kendisinin dünya görüşü ve hayata bakışı ve öğretmenliği ile de ilgilidir. Sayın Subaşı’nın; “Her işin bir siyasası bir de piyasası vardır”, sözü benim her zaman hatırımda kalmıştır. Kendisi yazarlığın hem siyasasını hem piyasasını yakından izledi. Bunca esere imza atmış bir edebiyat adamını kutlamak için düşünülen bu programı organize edenleri kutluyorum. Biz edebiyat hocalarının en büyük malzemesi fiilen edebiyatı icra eden bu tür isimlerdir. Onların olumlu katkılarını bizlere yeni nesle aktarırken hem seçici hem de özendirici olmak durumundayız. 35 yılı aşkın bir süredir çalışmalarını yakın-dan takip ettiğim Subaşı ağabeyime daha nice verimli eserler diliyorum. Üretimini reklama dönüştürmeyerek kendini pazarlamayan bir yapıda olduğu için bugün burada anılmaktadır.“ diye konuştu.
Bir Kuş Gibi İki
Kanatlı Olmak!
İlahiyat Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Celal Kırca’da konuşmasında, Subaşı’nı nasıl tanıdığını ve ondan beklentilerini anlattı:
“Muhsin İlyas’ı, herkes edebiyatçı kimliği ile tanır. Oysa onun bir de ilahiyatçı kimliği vardır. Muhsin İlyas’ı günümüzün edebiyatçılarından ayıran en belirgin özelliği de onun bu kimliğinde saklıdır. O çift kanatlı kuş misali, hem ilahiyatçı olan bir edebiyatçı; hem de edebiyatçı olan bir ilahiyatçıdır. Onun edebiyatçılığı, ilahiyatçı olma kimliğinden soyutlayarak ne anlaşılabilir ne de tanımlanabilir. Zira onu, Muhsin İlyas yapan da edebi kimliğinden ziyade edebi kişiliğidir. Onun fıtri yetileri, edebi kimliğinin oluşumunu; tahsil hayatı ise ilahiyatçı kişiliğinin oluşumunu sağlayan iki önemli faktördür.
Muhsin İlyas, görünürde edebiyatçı kimliği bulunsa da, kişilik olarak daima ilahiyatçı kalmaya özen göstermiştir. Nite-kim o, bir taraftan bir edebiyatçı olarak şiir, roman ve makale yazarken diğer taraftan bir ilahiyatçı olarak da cami yaptırmak-la meşgul olmuştur. Onu sadece edebiyatçı kimliği ile tanıyanların, cami işleriyle meşgul olduğunu duyduklarında şaşkınlıkla karışık hayret içinde kaldıklarına şahit olmuşumdur. Bunlara göre edebiyatçı, şiiri ile, romanı ile uğraşan; yazılarında dine ve camiye fazla yer vermeyen veya senaryo gereği yer veren kişidir. Bir edebiyatçı nasıl olur da cami ile cemaatle meşgul olabilir? Şaşkınlıkları ve hayretleri bu yüzdendi.
Muhsin İlyas Subaşı’nı eserlerinden tanıdığım diğer edebiyatçılardan ayıran en belirgin özelliği de, onun bu yönü, yani ilahiyatçı kimliğinden beslenen idealizmidir. Ben onu edebiyatçı kimliği olan bir ilahiyatçı ve idealist bir insan olarak tanıdım. Zira her idealist insan gibi Muhsin İlyas da; dava adamıdır, anlaşılmak ister; inanır, inancından ve fikirlerinden güç alır; düşünceden ve tefekkürden beslenir; tenhada yaşamayı tercih eder. Sadece kendi davalarının bir neferidir; hesabi değil hasbidir; gelecek nesillere eserlerini miras bırakmak ve eserleriyle yaşamak ister. 
Eserlerinde, “Sanat, toplum içindir”, anlayışı hakimdir. Bu nedenle inanç ve düşünce dünyasına ait olan ne varsa, onu şiir ve romanlarına yansıttığı görülür. Bir başka ifade ile onun eserlerini besleyen ana kaynak, sahip olduğu dini değerlerdir. Fakat o, bu dini değerleri, doğrudan anlatma yerine, çayın içindeki şeker gibi okuyucusuna yansıtılır. Onu görmezsiniz ama okurken hissedersiniz, tadını alırsınız.
‘Bir Avuç Buğdayın Nesli Sonsuza Kadar Sürer”
Muhsin İlyas Subaşı ile yollarının Kayseri’de kesiştiğini söyleyen Dr. Ahmet Tevfik Ozan “Ankara Hacettepe’de okurken öğrencilerin dernek başkanlığını yapardım. Gözaltına alındım. Tutuklandım. Ellerimde kelepçe ile Kayseri’ye indim. Kayseri’yi hiç görmemiştim. Döndüm baktım Erciyes’i gördüm. Haşmetli yapısı vardı. Zirvesinde de kar vardı. ‘Bir buzlu beyaz güvercin’ diye Erciyes’e bir şiir yazdım. Subaşı, sadece şiir yazmamış Mimar Sinan’ı yazdıkları yazıyla resmetmiş. Ben hayatım boyunca buğday yetiştiren insanlar ile buğday alıp satanları sevdim. Çünkü buğday yetiştiren insanlar çuval çuval un satan insanlar gibi değiller... 10 ton un alırsınız bu biter. Fakat bir avuç buğday alırsınız o sonsuza kadar devam eder. Hal böyle olunca hayatın kıymeti anlaşılıyor. Hayata hizmet eden Muhsin İlyas Subaşı dâhil, hepimiz burada toplandık. Bu salonun görünmez misafiri var, nedir o? Hayattır. Hayat medeniyetlerin beşiğidir. Muhsin İlyas Subaşı hiçbir karşılık beklemeden hayata hizmet eden, imana hizmet eden birisidir. Yükselen nesillere karış karış çok şeyler vermiş. Subaşı ile, Elif TV’de program yapmıştık. Bu programlardan eser çıkarmış. Yüreğine sağlık”, şeklinde konuştu.
Muhsin İlyas Subaşı Diyalogdan Yanadır!
O yıllar siyasal kamplaşmaların çok keskin yaşandığı yıllardı. Muhsin Abi, Nazım Hikmet ve Peyami Safa kavgasını dindirmek isteyen cesur kültür adamlarımızdandı. Bu düşüncelerini daha Sonra şiire de döktü. “Artık Dost Kalacaklar” adıyla 1980 öncesinde yazdığı şiiri Küçük Dergi’de yayınlanmıştı.
Şiir yayınlandıktan sonra böyle bir yaklaşımı benimsemeyen bazı kesim tarafından eleştiriler yapılmıştı. Ayrıca bu şiir, diyalogdan yana olan Muhsin İlyas Subaşı’nın olaylara ve insanlara bakışındaki tavrını belirleyen en önemli unsurlardan birisiydi.
Ülkenin derdi ve kaygısı Muhsin İlyas Subaşı’nın en temel derdi ve kaygısı olmuştur. O yıllarda bizler çocuk heyecanı ile ülke kurtarma derdindeyken sakinlik ve dinginlik düşüncesinin önemine vurgu yapan birini Küçük Dergi’de tanıdım. Dikkat ve itidal kavramını ilk zamanlar onun vasıtasıyla tanıdım. Kesif çatışmaların yaşandığı bir dönemde iç barıştan söz etmek ve değerler üzerinden kavgaya girişmenin yanlışlığına işaret etmek cesurca bir hareketti. Muhsin İlyas Subaşı bu özelliği ilk sergileyen cesur kalemlerden biridir.
Sonra 12 Eylül 1980 ihtilalini yaşadık. Ardından milliyetçe muhafazakâr kesimin Anadolu’daki sesi olan “Kültür Sanat” dergisi Mahmut Çağlıgöncü kardeşimizin sahipliğinde çıkmaya başladı. Bu derginin yine en önemli kalemlerinden biri rahmetli Muin Feyzioğlu, Muhsin İlyas Subaşı ile Bekir Oğuzbaşaran oldu. İlk şiirlerim bu dergide bu isimlerin onayıyla yayınlandı. Muin Abi beni dergi toplantılarına davet etti. Sonra ev oturmalarına katılmaya başladık.
“Çok Geç Tanıdığım Muhsin İlyas Subaşı”
Söze, Subaşı ile tanışmasıyla başladı Yaşar Duran ve şunları anlattı:
Ben Muhsin İlyas Subaşı üstadı bundan altı ay önce tanıdım. Bir gün Prof. Dr. Celal Kırca “Seni Muhsin İlyas Subaşı Beyle tanıştırmak istiyorum”, dedi. Ben; “şahsen tanımıyorum, fakat yazar olduğunu biliyorum”, karşılığını verdim. Bir gün buluştuk, birlikte Üstadın bağ evine gittik ve bizi tanıştırdı.
Peki, tanıştım da ne oldu? Benim üstadı anlatmaya ne bilgim ne de kelime hazinem yetmez. Onu kendi gibi bir Üstadın ağzından, yani Yusuf Has Hacib’in ağzından anlatmak istiyorum. Bir gün Ay-Toldı, Hacibe gelir ve kendini tanıtır. Ayrılıp gittikten sonra:
“Hangi şey nadirse o şey azizdir, insan aziz olan bir şeye sahip olmak için çok zahmet çeker de yine elde edemez.
Hükümdar için böyle kişiler gereklidir; hükümdara gereken, memleket için de gereklidir.”
Üstatla tanıştıktan sonra zaman zaman bir araya geliyoruz. Benim kendi çapımda bir çalışmam var. Çalışmalarımdan kendisine bahsederim. Her zaman büyük bir sabırla dinler. Bana fikirlerini söyler. Bir konuyu bana anlatırken, sakin sakin kelimeleri yerli yerinde kullanarak anlatır. Bilgisinin ve kendi-sinin farkında olduğu için kendisini ispatlama ve beğendirme kaygısı taşımaz. Ağırbaşlı ve vakur duruşu seni mıknatıs gibi kendine çeker. Yılmadan, bıkmadan, usanmadan uzun uzun izah eder. Okumamı istediği kitapları önerir. Benim için bunları bir defa iki defa yapsa, “ ne var bun da? Her insan dostu için bu gibi yardımlarda bulunur”, dersiniz. Üstat bunu ara sıra değil, sürekli yapıyor. Yani benim için bir kaygı taşıyor. Çabama şahit oluyor, eksiğimi görüyor ve Tamamlamam için önerilerde bulunuyor.
“Dedem Muhsin İlyas Subaşı”
Muhsin İlyas Subaşı’nı, ailesi adına torunu Merve Kor anlattı:
“Saygıdeğer Büyüklerim, Hepiniz Hoş geldiğiniz.
Bu yıl Sevgili Dedemin 60. Sanat yılı ve 76 yaşı, benim ise dedem gibi bir değerle geçirdiğim için kıvanç duyduğum 19. yaşım.
Bugün yapacağım konuşmada ise Muhsin İlyas Subaşı’nı size ‘Dede’ sıfatıyla anlatmak istiyorum:
“Gözlem”; bundan yıllar önce dedemin bana ilk öğrettiği şeydi. Bunu tabii ki hiçbir zaman karşısına alıp anlatmadı. Gözlemde aslında benim dedemi gözleyerek öğrendiğim bir şeydi.
İnsanlarla ilgili yaptığı yorumların, bizlere verdiği öğütlerin hepsi derin bir duygusal gözlem gerektiriyordu. Bunu küçük yaşlarda fark etmiştim:
“Güzellik”, biraz daha büyüyünce dedemin bana ikinci şeydi. Karşısındaki kim olursa olsun, güzel kalplere, güzel değerlere, güzel düşüncelere çok büyük bir saygı duyuyordu. Güzel ve iyiye sevgisi kuşkusuzdu şüphesiz. Ama saygı duymasına çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Ve şimdilerde fark ediyorum ki, dedemin, güzele, iyiye ve estetiğe tutkun olan ruhunu körükleyen gözlem yeteneği. Ortaya onun hayranlık duyduğum özgün sanat imajını yaratmış. Bana çok şey öğretmesinin yanında, büyük bir sevgi ile bana zaman zaman anne, zaman zaman baba olan dedemin bizlere zaman ayıramadığı ona üzüldüğümüz, hatta sinirlendiğimiz zamanlarda, onun kendini sanata ve edebiyata adadığını fark ediyorum ve onula gurur duyuyorum. Seni çok seviyorum dedeciğim, birlikte nice sanat dolu yıllara.”

Kronoloji / kayıt

Kayıt
2025-08-15 02:42:31