Ağrı... Adı anıldığında akla ilk gelen o heybetli, beyaz zirve; Ağrı Dağı. Asırlardır bu coğrafyayı sarmalamış bu şehir, dağın gölgesinde zorlu bir hayat mücadelesi verirken; ruhu, insanı ve kültürü sessizce değişime uğruyor. Bu dram sadece Ağrı'nın değil, Anadolu'nun tamamının ortak fotoğrafıdır. Akşamlar, dengbêjlerin yanık sesleri, Halise'nin kokusu ve Keşke'nin tadı eşliğinde o günün yemekleriyle dolu sofralar kurulurdu.
Kendi Toprağına Yabancılaşan Köylü: Üretimin Sonu
Fakat asıl felaket, üretim ruhunun tükenişinde ve doğal kaynaklara olan kayıtsızlıkta yatıyor.
Artık köylülerimiz bile eski köylüler değil. Eskiden tüm üretim köylünün sırtındaydı; köylü artık sırtındaki palanı attı. Aslında eskiden köylerde herkesin kapısında yüzlerce, binlerce koyun vardı ve hayvanlar yetmeyip yaylalara çıkılırdı. Fakat şimdi ise mumla arasanız bir koyun, bir keçi bile yok. Köylü hayvancılığı adeta bıraktı. Etini, sütünü, peynirini, yoğurdunu şehirdeki marketten alıyor.
Bu yabancılaşma o kadar derin ki, bir taziye yemeği sofrasında bile her şey göze çarpıyor. O günlerin Halise'si, Keşke'si ve el emeği yoğurdu yerine, sofrada gördüğümüz her şey şehirden gelmeydi: Yemekler bile şehirde pişmiş, ekmek desen şehir somunu, masadaki ayran bile hazır ayran.
Yanlış Tercih: Asgari Ücret Hayali
Bu durumu bizzat gördüm; örneğin adam gelmiş, yazın kendi tarlasında bile çalışmayıp, işini bitirmiş, sonra gelip İŞKUR'a başvuruyor. "Ben İŞKUR'da eleman olarak, paspasçı olarak çalışacağım" diyor. Bütün o somut üretim imkânları dururken, sen onları bırakmışsın gelmişsin şehirde asgari ücretle, şehirdeki işsiz elemanın ekmeğine ortak olmuşsun. Böyle bir şey olabilir mi ya?
Boş Köylerin Ağır Faturası ve Şehre Yüklenen Yük
İşte ülkenin en keskin çelişkisi: Köyler boş, şehirler hınca hınç insan dolu.
Köydeki çeşmeler boş boş akıyor, sen ise o kaynağı bırakmışsın, gelip şehirdeki kısıtlı sulara ortak oluyorsun, fiyatları yükseltiyorsun. Oysa şehrin cancanlı ışıkları onun da aklını başından almış. Gelmiş, şehirli gibi sefilleri oynuyor.
Zaten şehirlerde gençlerimiz boş gezerken, bir de göçle gelen köylü, işkembe şehri diye tabir edilen bu kaosun ve düzensizliğin işsiz ordusuna ortak oluyor. Bu bir ekonomik krizin değil, akıl ve üretim krizinin sonucudur. Toprağımız altın değerinde dururken, biz başkalarının kapısında iş arıyoruz. Tabii ki ekonomi düzelmez!
Bu tabloyu en iyi özetleyen deyişler var: "Ben ağa, sen ağa, bu inekleri kim sağa?"
Çözüm: Üretim Yuvasına ve Kendi Rızkına Dönüş
Milyonlarca, on milyonlarca kişi İstanbul'a akın etmiş, herkes köyünü terk etmiş. Bu noktada serzeniş yükseliyor: "Gelmiş şehriye, köylü de gelmiş şehriye ortak olmuş. Şimdi gel de ekonomiyi düzelt!"
Oysa çözüm basittir: Üretim yuvasına geri dönmek.
Eğer herkes kendi köyüne geri dönerse, o köyündeki tarlayı ekerse, biçerse; hem ekonomiye büyük katkıları olur, hem de şehirde iş arayanlara büyük bir yer açılmış olur. Köylü etini, sütünü, peynirini, yoğurdunu üretip hem kendi yese hem de şehirliye satsa, ekonomi elbette düzelir. Kışın hanımlarımız tiftik çorap, el dokuması gibi zanaatlarla hem aileye hem de emeğe dayalı kültüre hayat verir.
Gönül boş şeyler içerdiği insanı çıkartır, anlamsız kalmış.
💬 Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!