Ağrı Dağı’nı yazmak benim için hiçbir zaman yalnızca bir dağın coğrafyasını anlatmak olmadı. Ben Ağrı 5137 kitabını yazarken de bu dağın insanın hırsıyla, korkusuyla, yalnızlığıyla, çaresizliğiyle ve ölümle kurduğu ilişkiyi anlamaya çalıştım. O kitapta Ağrı Dağı sadece karlı bir zirve, sadece Türkiye’nin en yüksek noktası, sadece 5 bin 137 metrelik bir yükseklik değildi. Ağrı Dağı, insanın haddini bildiği, kendi sınırına çarptığı, bazen de o sınırı geçmeye çalışırken bedel ödediği büyük bir gerçeklikti.
Kitabımda İskender Iğdır’ın kış tırmanışında hayatını kaybetmesini de bu yüzden önemsedim. Çünkü İskender Iğdır’ın hikâyesi benim için yalnızca geçmişte kalmış bir dağ kazası değildi. O hikâye, Ağrı Dağı’nın hafızasına düşülmüş ağır bir nottu. Dağla yarışılmayacağını, hele Ağrı Dağı gibi yüksek irtifalı, sert iklimli, dakikalar içinde karakter değiştiren bir dağla hiç yarışılmayacağını anlatan acı bir hatıraydı.
Bugün Sevim Yılmaz dosyasını da aynı yerden okumak gerekiyor. 22 Mart’ta Ağrı Dağı’na çıkan bir ekipten 58 yaşındaki Sevim Yılmaz, aradan geçen 48 güne rağmen bulunamadı. Bu artık yalnızca bir kayıp dağcı meselesi değildir. Bu olay, Ağrı Dağı’na bakışımızı, ticari tırmanışları, rehber sorumluluğunu, zirve hırsını ve yüksek irtifada insan hayatının nasıl korunması gerektiğini yeniden tartışmamız gereken ağır bir dosyadır.
Dağ kazaları yalnızca Ağrı Dağı’na özgü değil. 2025 yılında Nepal’de Ama Dablam tırmanışlarında biri Fransız, biri Güney Koreli iki dağcı hayatını kaybetti. Yine Nepal’de Yalung Ri’de meydana gelen çığda yabancı dağcılar ve Nepalli rehberlerin de aralarında olduğu kayıplar yaşandı. 2026 Everest sezonunun ilk ölüm haberinde ise yüksek irtifa rehberi Lakpa Dende Sherpa’nın Everest Base Camp yolunda yaşamını yitirdiği duyuruldu. Dağlar dünyanın her yerinde aynı gerçeği hatırlatıyor: Yüksek irtifada hata küçülmez, büyür; ihmal gecikmez, bedelini hemen ister.
AĞRI DAĞI TİCARİ TUR ROTASI DEĞİL, ÖLÜMCÜL BİR SINAV ALANIDIR
Ağrı Dağı dışarıdan gelen birçok grup için bazen sadece “Türkiye’nin en yüksek zirvesi” gibi görülüyor. Sosyal medyada paylaşılacak bir fotoğraf, kişisel başarı hanesine yazılacak bir zirve, ticari tırmanış programlarında pazarlanacak bir rota gibi okunuyor. Oysa Ağrı Dağı, özellikle kış koşullarında böyle okunacak bir yer değildir.
Bu dağda hava bir anda değişir. Görüş mesafesi dakikalar içinde kapanır. Kar izleri örter. Buzul hattı yön duygusunu dağıtır. Yorgunluk, oksijen azlığı, panik, rüzgâr ve soğuk bir araya geldiğinde insanın iradesi de bilgisi de tecrübesi de sınanır. Ağrı Dağı’nda asıl başarı zirveye çıkmak değildir. Asıl başarı, birlikte çıktığın insanları sağ salim aşağı indirmektir.
Sevim Yılmaz dosyasında en çok üzerinde durulması gereken nokta da burasıdır. Hazırlanan fezlekede yer alan bilgilere göre Yılmaz, 4 bin 700 metre civarında artık ekibi yavaşlattığını belirterek “Siz devam edin, ben iyiyim, biraz dinlenip dönüşe geçeceğim” mesajı gönderiyor. Grup rehberi Emre Varol’un ise Yılmaz’a geri dönmemesi, bulunduğu noktada kalması, bivak torbasına girmesi ve kafa lambasını açık tutması yönünde mesaj gönderdiği ileri sürülüyor. Buna rağmen grup zirve tırmanışına devam ediyor. Dönüşte ise Sevim Yılmaz bırakıldığı noktada bulunamıyor. Olaya ilişkin T24’te yer alan haberde, 112 ile yapılan görüşmede “Acil bir vaka yok, her şey yolunda” denildiği iddiası da dosyanın en tartışmalı başlıklarından biri olarak aktarılıyor.
İşte burada durmak gerekiyor.
4 bin 700 metre, “bekle, biz dönüşte seni alırız” denilecek bir yer değildir. Hele Mart ayında, hele Ağrı Dağı’nda, hele kar ve buzul hattında hiç değildir. Dağcılığın yazılı olmayan ama herkesin bildiği en temel kuralı şudur: Dağda insan yalnız bırakılmaz. Bir kişi devam edemiyorsa ekip döner. Ya da en azından bir rehber o kişiyle birlikte kampa iner. Ticari bir organizasyonda bunun bahanesi olamaz.
Dağda insan müşteri değildir. Dağda insan, canı sana emanet edilmiş yol arkadaşıdır.
EMRE VAROL İSMİ VE AĞRI DAĞI İLE ESKİ BİR KARŞILAŞMA
Bugün dosyanın merkezindeki isimlerden biri grup rehberi Emre Varol. Bu isim Ağrı Dağı için yeni değil. 2013 yılında Emre Varol’un Ağrı Dağı’na solo tırmanış yaptığı, dönüşte kaybolduğu, “donuyorum” diyerek yardım istediği ve arama-kurtarma çalışmasıyla kurtarıldığı haberleri kamuoyuna yansımıştı. O dönem yerel haberlere göre Varol, alan kılavuzu almadan solo tırmanışa çıkmış ve kurtarılmasının ardından kurtarma ekibine teşekkür belgesi verilmişti.
O yıllarda bu olayı dağcılık çevreleri de tartışmıştı. DağDelisi’nde 2013’te kaleme alınan “Dağ kazalarının müşterileri” başlıklı yazıda, Ağrı Dağı’nda rota, kış şartları, solo tırmanış, kaybolma riski ve dönemin Türkiye Dağcılık Federasyonu açıklamaları üzerinden önemli bir tartışma yürütülmüştü. Yazıda Ağrı Dağı’nda patikanın zirveye kadar gitmediği, belirli bir irtifadan sonra buz ve buzul alanlarının başladığı da özellikle vurgulanıyordu.
Yani Emre Varol, Ağrı Dağı’nın nasıl bir dağ olduğunu bizzat yaşamış bir isim. Bu dağda yalnız kalmanın, yön kaybetmenin, soğuğa teslim olmanın, yardım beklemenin ne demek olduğunu bilen biri. Böyle bir geçmişten sonra insanın Ağrı Dağı’na daha dikkatli, daha temkinli, daha sorumlu yaklaşması beklenir.
Ama yıllar sonra aynı isim bu kez bir ticari tırmanış organizasyonunda rehber olarak karşımıza çıkıyor. Summit Turkey’nin Ağrı Dağı kış tırmanışı programlarında Emre Varol’un rehber olarak yer aldığı, tırmanışların gün ve ücret bilgileriyle duyurulduğu görülüyor. Bu da olayın bireysel bir arkadaş grubunun spontane tırmanışı değil, ticari niteliği bulunan organize bir faaliyet olduğunu gösteriyor.
İşte soru burada daha ağır hale geliyor: Daha önce Ağrı Dağı’nda solo tırmanışta zor durumda kalmış, bu dağın ne kadar acımasız olabileceğini bizzat yaşamış bir rehber, nasıl olur da bir başka insanın 4 bin 700 metrede yalnız kalmasına sebep olan karar sürecinin parçası olabilir?
Bu sorunun cevabını yargı verecek. Ancak kamu vicdanının sorusu da ortadadır.
“ACİL BİR VAKA YOK” DENİLEN YERDE ASLINDA EN ACİL VAKA VARDI
Fezlekede yer aldığı belirtilen “Acil bir vaka yok, her şey yolunda” cümlesi, bu dosyanın en ağır yüklerinden biridir. Çünkü 4 bin 700 metrede bırakılan bir insan, dönüşte bırakıldığı yerde bulunamıyorsa, orada artık acil vaka vardır. Hem de en ağırından vardır.
Ağrı Dağı gibi bir coğrafyada kayıp bilgisi ne kadar geç verilirse, dağ o kadar zaman kazanır. İzler kapanır. Rüzgâr yönü değiştirir. Kar zemini örter. Arama alanı genişler. Birkaç dakikanın bile kıymetli olduğu bir yerde, saatlerin kaybı bazen geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurur.
AFAD’ın, jandarmanın, yerel ekiplerin ve sahada görev yapan herkesin emeği elbette kıymetlidir. Bu kadar zor bir coğrafyada arama-kurtarma faaliyeti yürütmek kolay değildir. Ağrı Dağı’nda hava, arazi, irtifa, görüş mesafesi ve risk her zaman ekiplerin karşısında büyük bir engeldir. Ancak 48 gün geçmiş bir dosyada artık gerçekçi konuşmak zorundayız.
Sevim Yılmaz resmî olarak hâlâ kayıp olabilir. Fakat 4 bin 700 metre civarında, kış şartlarında, Ağrı Dağı gibi sert bir coğrafyada kaybolan bir insanın 48 gün sonra sağ olarak bulunması artık mümkün görünmüyor. Bunu yazmak acı ama dürüst olmak gerekiyor. Bu saatten sonra ailenin Sevim Yılmaz’ı sağ görme ihtimali yok denecek kadar azdır.
Bundan sonraki süreçte asıl mesele, Sevim Yılmaz’ın naaşına ulaşılıp ulaşılamayacağıdır. Karlar eridiğinde, yaz tırmanışları başladığında, 4 bin 700 metre ve çevresindeki buzul hattında yeni izler ortaya çıkabilir. Belki bir rotaya yakın noktada, belki buzulun hareket ettiği bir alanda, belki de dağın uzun süre saklayacağı bir yerde bulunabilir. Ağrı Dağı bazılarını hemen vermez. Bazen yıllarca saklar. Ama inanıyorum ki bir gün bir dağcı, bir rehber, bir ekip ya da o hattı geçen biri Sevim Yılmaz’a dair bir ize ulaşacaktır.
Bu yaz, bu acı haberin gelme ihtimali yüksektir.
Ailenin bekleyişi ise başlı başına büyük bir acıdır. İnsan bir yakınını kaybettiğinde yas tutar. Ama kayıp olduğunda yas bile tamamlanamaz. Sevim Yılmaz’ın ailesi bugün hem kaybın acısını hem de belirsizliğin yükünü taşıyor.
AĞRI DAĞI’NDA ÇİFT REHBER ZORUNLU OLMALIDIR
Bu olaydan çıkarılması gereken en net sonuç şudur: Ağrı Dağı’nda, özellikle kış tırmanışlarında tek rehberli ticari faaliyetlere izin verilmemelidir.
Ağrı Valiliği, Doğubayazıt Kaymakamlığı, Türkiye Dağcılık Federasyonu, AFAD, jandarma ve ilgili tüm kurumlar bu olaydan sonra yeni bir güvenlik standardı oluşturmalıdır. Kış tırmanışlarında çift rehber zorunluluğu getirilmelidir. Bir rehber grubun önünde rotayı yönetirken, diğer rehber artçı olarak grubun gerisinde kalmalıdır. Gruptan kopan, rahatsızlanan, yorulan ya da geri dönmek isteyen kişi asla yalnız bırakılmamalıdır.
Eğer Sevim Yılmaz’ın yanında bir rehber olsaydı, bugün belki bambaşka bir şey konuşuyor olacaktık. Belki de bu yazıya hiç gerek kalmayacaktı.
Bu yüzden mesele kişisel bir tartışmanın çok ötesindedir. Ağrı Dağı’nda bundan sonra kural açık olmalıdır: Kış tırmanışında çift rehber olmadan çıkış yapılmamalıdır. Devam edemeyen dağcı, rehber eşliğinde güvenli şekilde kampa indirilmelidir. Zirve hedefi, hiçbir insanın hayatından değerli değildir.
Bunu yalnızca Sevim Yılmaz için değil, bundan sonra Ağrı Dağı’na çıkacak herkes için söylüyorum. Çünkü Ağrı Dağı, hatayı affetmeyen bir dağdır. Bir kişinin yorgunluğu, bir kişinin yavaşlaması, bir kişinin “ben sizi yavaşlatıyorum” demesi, ekip için yük değil; rehber için en büyük sorumluluk anıdır.
DAĞ İNSANI AFFETMEZ
Ağrı Dağı’na dışarıdan gelenler bazen bu dağı yalnızca bir rota olarak görüyor. Oysa Ağrı Dağı rota değildir; karakterdir. Bazen susar, bazen bekler, bazen bir anda yüzünü değiştirir. Bir bakarsınız hava açıktır, on dakika sonra dünyayla bağınız kesilir. Bir bakarsınız izler önünüzdedir, kısa süre sonra kar hepsini siler. Bir bakarsınız zirve çok yakındır, sonra anlarsınız ki asıl mesele zirve değil, geri dönebilmektir.
Ben Ağrı 5137 kitabında da bunu anlatmaya çalıştım. Dağ ile yarışılmaz. Dağı yenemezsiniz. Dağ size izin verirse çıkarsınız, izin verirse dönersiniz.
Sevim Yılmaz dosyası hepimize bu gerçeği bir kez daha hatırlattı. Bu dosya yalnızca bir kayıp dağcı dosyası değildir. Bu dosya, ticari tırmanış adı altında yürütülen faaliyetlerin, rehber sorumluluğunun, yüksek irtifa güvenliğinin ve Ağrı Dağı’na bakış açımızın yeniden ele alınması gerektiğini gösteren acı bir uyarıdır.
Bugün sorulması gereken soru yalnızca “Sevim Yılmaz nerede?” değildir.
Asıl soru şudur:
Sevim Yılmaz’ı 4 bin 700 metrede yalnız bırakan anlayış, bundan sonra başka bir insanı da yalnız bırakacak mı?
Ağrı Dağı’nın cevabı serttir.
İnsan hata yapar, dağ affetme
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!