Ağrı’da tarım denildiğinde yıllarca aynı başlıkları konuştuk.
Hayvancılık…
Tahıl…
Yem bitkileri…
Şeker pancarı…
Ama son yıllarda tablo değişmeye başladı.
Artık Ağrı’da çilek üretiliyor.
Hem de deneme amaçlı birkaç bahçede değil; ciddi miktarlara ulaşan, üreticinin gelir elde ettiği, pazar bulan bir ürün haline gelmiş durumda.
Domates üretiliyor.
Diyadin’de jeotermal seralarda dört mevsime yayılan üretim yapılıyor.
Ürün şehir dışına gidiyor, hatta ihracat potansiyeli taşıyor.
Yani artık şu tartışmayı geride bırakmamız gerekiyor:
“Ağrı’da bunlar yetişir mi?”
Evet, yetişiyor.
Asıl sorumuz bundan sonra şu olmalı:
Ağrı’da yetişen ürün neden Ağrı’da işlenmiyor?
Çilek neden reçele dönüşmüyor?
Domates neden salçaya dönüşmüyor?
Meyve neden kurutulmuyor?
Sebze neden paketlenmiyor?
Ürün neden markalaşmıyor?
Ağrı’nın tarımdaki asıl sorunu artık üretmek değil.
Ürettiğine değer katamamak.
AĞRI’DA ÇİLEK ARTIK ALTERNATİF DEĞİL, GERÇEK BİR ÜRÜN
Son yıllarda Ağrı’da çilek üretimi dikkat çekici biçimde arttı.
Üreticilere bahçe kuruluyor.
Fide desteği sağlanıyor.
Damla sulama sistemleri kuruluyor.
Onlarca üretici bu üretim zincirine dahil ediliyor.
Ve ortaya tonlarla ifade edilen bir çilek üretimi çıkıyor.
Bu çok önemli.
Çünkü Ağrı’nın iklimi nedeniyle yıllarca birçok ürün için “burada olmaz” denildi.
Ama bugün görüyoruz ki doğru ürün, doğru teknik ve doğru destek bir araya geldiğinde oluyor.
Üstelik Ağrı’da yetişen çileğin aroması ve şeker oranı da önemli bir avantaj oluşturuyor.
Gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı ürünün lezzetini artırıyor.
Yani elimizde sadece “üretilmiş bir çilek” yok.
Pazarlanabilecek bir ürün karakteri var.
Peki sonra ne oluyor?
Ürün toplanıyor.
Kasaya konuluyor.
Pazara gönderiliyor.
Tüccar geliyor.
Üretici satıyor.
Ve hikâye burada bitiyor.
Asıl yanlış da burada.
Çünkü tarımın en düşük katma değerli aşaması çoğu zaman ham ürün satışıdır.
Ürünü işlediğiniz anda ekonomi büyümeye başlar.
200 TON ÇİLEK SADECE TAZE SATILMAK ZORUNDA MI?
Çilek çabuk bozulan bir ürün.
Hasat edilir edilmez pazara ulaşması gerekiyor.
Üretim arttığında fiyat baskısı oluşabiliyor.
Pazara yetişmeyen ürün değer kaybedebiliyor.
İşte tam burada sanayi devreye girmeli.
Çilekten yalnızca reçel yapılmaz.
Reçel yapılır.
Marmelat yapılır.
Çilek püresi yapılır.
Meyve suyu yapılır.
Şurup yapılır.
Dondurulmuş çilek yapılır.
Kurutulmuş çilek yapılır.
Pastacılık ve dondurma sektörüne hammadde üretilir.
Meyveli yoğurt üretiminde kullanılır.
Çilek sosu üretilir.
Konsantre ürün elde edilir.
Hatta taze satışa uygun olmayan, görüntüsü bozuk ama kalite açısından sorun taşımayan ürünler dahi işleme sanayinde değerlendirilebilir.
İşte sanayinin güzelliği burada.
Tarladaki ürünün sadece en düzgününü değil, tamamına yakınını ekonomiye kazandırırsınız.
Bugün Ağrı’daki çilek üretimi dev bir fabrika kurmaya yetmeyebilir.
Ama kimse zaten ilk aşamada dev fabrika kurmak zorunda değil.
Küçük ve orta ölçekli bir işleme tesisi kurulabilir.
Reçel üretilebilir.
Kurutma yapılabilir.
Dondurma yapılabilir.
Soğuk hava depoları kurulabilir.
Paketleme yapılabilir.
Üretim arttıkça tesis büyür.
Pazar büyüdükçe yeni üreticiler sisteme girer.
Zincir böyle kurulur.
DOMATESİ ÜRETİYORUZ, SALÇAYI NEDEN BAŞKA ŞEHİRDEN ALIYORUZ?
Çilekten daha çarpıcı örnek domates.
Diyadin’de jeotermal sera üretimi yıllardır Ağrı’nın en önemli tarımsal fırsatlarından biri olarak anlatılıyor.
Türkiye’nin en soğuk şehirlerinden birinde jeotermal enerji sayesinde domates üretilebiliyor.
Bu büyük bir avantaj.
Ürün iç pazara gönderiliyor.
İhracat yapılıyor.
Peki o domatesin ne kadarı Ağrı’da işleniyor?
Asıl soru bu.
Ağrı’da güçlü, görünür, ölçekli bir domates işleme sanayisi neden yok?
Neden salça üretmiyoruz?
Neden domates püresi üretmiyoruz?
Neden kurutulmuş domates üretmiyoruz?
Neden sos üretmiyoruz?
Neden ketçap üretmiyoruz?
Neden konserve domates üretmiyoruz?
Neden domatesi kasaya koyup göndermenin ötesine geçemiyoruz?
Domates tarım sanayisinin en temel hammaddelerinden biri.
Bir ürünün sanayiye dönüşme kabiliyeti bu kadar yüksekken bizim yalnızca ham ürün satmamız eksik bir ekonomik modeldir.
Üretmek başarıdır.
Ama işlemek daha büyük başarıdır.
İhraç etmek başarıdır.
Ama işleyip ihraç etmek çok daha büyük başarıdır.
TARLADAN ÇIKANLA FABRİKADAN ÇIKAN AYNI DEĞERİ TAŞIMAZ
Bir kilo domatesin bir değeri vardır.
O domates salçaya dönüştüğünde başka bir değeri olur.
Kavanoza girer.
Etiketlenir.
Markalanır.
Market rafına çıkar.
Dağıtımı yapılır.
İhracata gider.
Ortaya bambaşka bir ekonomik değer çıkar.
Aynı şey çilek için de geçerli.
Bir kilo taze çileğin değeri ayrıdır.
Ağrı markalı bir kavanoz reçelin değeri ayrıdır.
Çilek işlenince sadece ürünün fiyatı artmaz.
Yeni bir ekonomi doğar.
İşçi çalışır.
Ambalajcı çalışır.
Nakliyeci çalışır.
Grafiker çalışır.
Pazarlamacı çalışır.
Satış elemanı çalışır.
Market zincirine girilir.
Vergi oluşur.
İstihdam oluşur.
Marka oluşur.
İşte tarıma dayalı sanayi bu yüzden önemlidir.
AĞRI’NIN SORUNU HAM MADDE ŞEHRİ OLMAK
Ağrı’nın ekonomik yapısına baktığınızda temel meselelerden biri şudur:
Biz çok şeyi üretiyoruz.
Ama çok az şeyi nihai ürüne dönüştürüyoruz.
Hayvan yetiştiriyoruz.
İşlenmiş et ürünlerinde güçlü markalarımız kaç tane?
Süt üretiyoruz.
Kaç güçlü süt markamız var?
Şeker pancarı üretiyoruz.
Tahıl üretiyoruz.
Patates üretiyoruz.
Çilek üretiyoruz.
Domates üretiyoruz.
Ama işleme, paketleme ve markalaşma aşamasına geldiğimizde zayıf kalıyoruz.
Bu yüzden Ağrı’nın tarımsal ekonomisi tarlada güçlü, fabrikada zayıf kalıyor.
Bunun sonucunda ne oluyor?
Üretici üretim riskini üstleniyor.
Tüccar ürünü alıyor.
Başka şehirde işleniyor.
Katma değer başka şehirde oluşuyor.
İstihdam başka şehirde oluşuyor.
Marka başka şehirde kuruluyor.
Bizim elimizde ise sadece ham ürün üreticiliği kalıyor.
İşte bu modelin değişmesi gerekiyor.
AĞRI’DA NEDEN BİR TARIMSAL İŞLEME MERKEZİ KURULMASIN?
Bence meseleyi tek tek fabrika üzerinden düşünmek yerine daha bütüncül düşünmeliyiz.
Ağrı’ya bir Meyve-Sebze İşleme ve Paketleme Merkezi kurulabilir.
Bu merkez tek bir ürüne bağlı olmaz.
Çilek mevsimi geldiğinde reçel ve kurutma yapılır.
Domates geldiğinde salça, sos ve püre üretilir.
Patates işlenir.
Sebzeler paketlenir.
Kurutma yapılır.
Soğuk hava deposu oluşturulur.
Dondurulmuş ürün hazırlanır.
Böyle bir tesis yılın sadece birkaç ayında değil, farklı ürünlerle daha uzun süre çalışabilir.
Üretici birlikleriyle anlaşmalı çalışabilir.
Kooperatif modeli kurulabilir.
Özel sektör yatırım yapabilir.
Kamu altyapı desteği sağlayabilir.
Üniversite ürün geliştirme desteği verebilir.
Gıda mühendisleri raf ömrü ve kalite çalışabilir.
Tasarımcılar marka oluşturabilir.
Ticaret odası pazar bulabilir.
Kalkınma ajansı fizibilite hazırlayabilir.
Yani tek mesele “fabrika kurmak” değildir.
Bir sistem kurmaktır.
FİDE VERMEK YETMEZ, PAZARI DA PLANLAMAK GEREKİR
Ağrı’da üreticiye verilen destekleri küçümsemiyorum.
Tam tersine önemli buluyorum.
Çilek bahçesi kurulması önemlidir.
Fide desteği önemlidir.
Sulama sistemi kurulması önemlidir.
Jeotermal sera yatırımı önemlidir.
Bunlar üretimin temelidir.
Ama üretim arttıkça bir sonraki soruyu sormak zorundasınız:
Bu ürün nereye gidecek?
Tarım politikası sadece üretimi artırmak değildir.
Üretimi planlamak,
pazarı planlamak,
işlemeyi planlamak,
depolamayı planlamak,
markalaşmayı planlamak gerekir.
Aksi halde üretim arttığında çiftçi bu kez ürününü satamama problemi yaşamaya başlar.
Bugün çilek üreticisi ürününü rahat satıyor olabilir.
Yarın üretim ikiye katlandığında ne olacak?
Beş yıl sonra üretim 500 tona çıktığında ne olacak?
İşte sanayi bu nedenle üretimden sonra gelmesi gereken doğal aşamadır.
TARIMI SANAYİYE BAĞLAMADAN GÖÇÜ DURDURAMAYIZ
Ağrı’nın en temel problemlerinden biri göç.
Gençler şehirden ayrılıyor.
Köyler boşalıyor.
İstihdam alanları sınırlı.
Tarıma dayalı sanayi bu sorunların tamamını tek başına çözmez.
Ama çok önemli bir katkı sağlar.
Çünkü tarım sanayisi kırsaldaki üreticiyle şehirdeki işçiyi aynı ekonomik zincirde buluşturur.
Çiftçi üretir.
Fabrika işler.
Lojistik taşır.
Market satar.
Marka büyür.
Böylece tarım sadece köyde kalan bir faaliyet olmaktan çıkar.
Şehrin ekonomisine bağlanır.
Asıl kalkınma budur.
AĞRI ÜRETİYOR, ŞİMDİ İŞLEME ZAMANI
Bugün artık Ağrı için “bir şey yetişmiyor” diyemeyiz.
Çilek yetişiyor.
Domates yetişiyor.
Patates yetişiyor.
Tahıl yetişiyor.
Hayvancılık zaten şehrin en güçlü alanlarından biri.
Sorun üretim değil.
Sorun üretimin sanayiyle buluşmaması.
Ağrı’nın önümüzdeki yıllardaki tarım politikası şu cümle üzerine kurulmalı:
“Ürettiğimizi Ağrı’da işleyeceğiz.”
Çilek Ağrı’da yetişiyorsa reçeli de Ağrı’da yapılmalı.
Domates Ağrı’da yetişiyorsa salçası da Ağrı’da üretilmeli.
Süt Ağrı’da sağılıyorsa peyniri Ağrı markasıyla satılmalı.
Hayvan Ağrı’da yetişiyorsa işlenmiş et ürünü Ağrı’dan çıkmalı.
Yani artık mesele yalnızca üretici olmak değil.
Üretici şehirden sanayi şehrine geçmek.
Çünkü Ağrı üretiyor.
Ama üretmek tek başına yetmiyor.
Asıl mesele,
ürettiğimiz değerin Ağrı’da kalmasını sağlamak.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!